Dil Bir Köprüdür

2014-06-13 01:42:00

  Atatürk’ün de buyurduğu gibi “Dil bir köprüdür.” Türkiye ile Türkistan’ı birbirine bağlayan altın köprü... Çanakkale Savaşları sırasında okumak için yanına aldığı kitaplardan biri de ‘Uygur Türkçesi Sözlüğü’ olan Mustafa Kemal’in dilde sadeleşme daha doğrusu Türkiye Türkçesi ile Türkistan Türkçesini birbirine yakınlaştırma fikri tâ gençlik yıllarına kadar dayanmaktadır. Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları kurulup da dil çalışmalarına başlandığında ilk başvurulan kaynaklar Ulu Türkistan’da bulunan, Ulu Türkistan’dan tedarik edilen kültürel değerler olmuştur malûmunuz.     Ama ne yazık ki bu köprünün aşınmasına yol açan etkenlerden (âmil, factor) biri de öz türkçecilik akımı oluştur.  “En büyük hayâlim, Ankara’da basılan bir gazetenin Türkiye’den, Uygurlara kadar tüm Türkler tarafından okunup anlaşılmasıdır.” diyen Atatürk’ün, iyi niyetle başlattığı dilde sadeleşme, öze dönme hareketi bir zaman sonra özellikle de onun ölümünü takip eden yıllarda amacından sapmıştır. Uzun yıllar özel kâtipliğini yapan ve ömrünün son zamanlarına kadar yanından hiç ayrılmayan Refik Halit Karay’a hitaben “Çocuk, dil konusunda yanlış yola sapmışız.” diyen de bizzat Atatürk olmuştur. Zira dilin canlı bir varlık gibi yaşadığı göz ardı edilerek lokantaya, ‘otlangaç’; misale, ‘örnek’ demek suretiyle Türkçemiz hırpalanmıştır. Arapçadan gelen ‘misal’e dudak büküp de, Ermeniceden gelen ‘örnek’ sözcüğünü baş tac... Devamı

Çocuk Tipolojisi

2014-06-13 01:52:00

  Seni gidi seni; seni gündüzleme seni; sen var ya sen gibi halk ağzında deyimleşmiş söz kümelerini duymuşsunuz mutlaka. Misal ‘gidi’ sözcüğün herhangi bir anlamı yoktur. Edattır. Kelimeleri bağlar ve anlam yoğunluğu verir.   Gündüzleme ne demek, derseniz; afacan, yaramaz çocuklara denir. Fırlama gibi! Gündüz mamûlü imâsında bulunur. Mamûl ne demek, derseniz; eşya, ürün, üretilen bir şeydir kastedilen.  İmalattan gelir. Osmanlı Türkçesinde kullanılmıştır. Yani Türkçeleşmiştir. Gece yapılan çocukların uslu; gündüz yapılanların fırlama olduklarına dair inancın imâsıdır bu lâflar.   Eskiden Anadolu’daki evler iki, bilemediniz üç odadan oluşan bir nevi küçük kulübelerdi. Son evlenen oğul ve gelin kaynana kaynata ile otururdu. Yeni evlenmiş bir gelin-güvey ne yapsın; gece vuslata erme ihtimali düşerdi ister istemez. Zira o işin bir de çimmesi; şır şır su dökünmesi vardı. Gece, millet duyardı! Öte yandan ateş bacayı sarmış. Şişenin dibi meselesi!.. Tenhada menhada, bağda bahçede ya Allah, bismillah! İlk çocukların gündüzleme olma ihtimali yükselirdi böylelikle.   İkinciler, genelde gececi olur.. Az, saf olurlar ondan.. Usludurlar. İçlerine kapanıktırlar;  kırılgan, duygusal… Masum, eline vur ekmeğini al filân.. İkincilere acımak gerekir aslında. El üstünde tutulan birincilerin yanında, onun baskısı altında ezilirler. İkincilere sevgi kalmaz. Birincilerin eskileri ile büyürler. Birincilerden arta kalan sevgiyle yetinirler.   Son çocuğa da güzleme derler. Güzleme, yani ömrün sonbaharı gibi. Biraz marazlı, takıntılı, hayırsız, sağı solu belli olmayan bir tip olma ihtimal... Devamı

Büyükler ve Darbeler.. Apolet ile Kravatın Sidik Yarışı

2014-06-12 21:41:00

  Türk halkı, Ankara’daki beyzadeleri “büyüklerimiz” diye tanımlar. O zaman diğer taraf yani halk ne oluyor? Halk kendisini “küçükler” olarak görüyor demek ki. Aşağılık kuruntusu (kompleks) yahut da korkusu bu değil de nedir? “Ne olacak bu memleketin hâli?” türü geyik muhabbetleri ile yetinen, yetinmek zorunda kalan geniş halk yığınları nasıl büyük olsun ki? Meydan apoletli ve kravatlı büyüklerden geçilmezken hem de.   28.12.1996 tarihli Hürriyet gazetesinde Süleyman Demirel’in bir beyanatı yayınlanır. “Bakanlar kurulu siyasî bir müessesedir. Ama MGK devlettir!” diyen Demirel de büyüklerin safında yer aldığını ilân etmiştir böylelikle. Aşüfte demokrasinin kaypak şövalyesi yine her zamanki gibi şapkasına davranmıştır. Bu beyanat, Türkiye’deki demokrasi geleneğinin günden güne gelişmek, kurumsallaşmak yerine; gerilediğini, yozlaştığını göstermesi açısından ibretliktir. Niye, derseniz; alın size bir anı: Necip Fazıl, 2. Dünya Savaşının ortalarına doğru Genelkurmay’a, Fevzi Çakmak Paşa’yı ziyarete gider. Paşa, gidişattan memnun değildir. Necip Fazıl, ihtilali ima ederek,”Niçin müdahale etmiyorsunuz?” gibilerinden konuşunca, “Ben yeniçeri değilim!” der Paşa. Gerçekten de adının büyüklüğünün hakkını veren bir adamdır Çakmak Paşa. Sonraki yıllarda, çakıl taşı mucibince gelen bir kısım subaylar Peygamber Ocağının itibarını zedelemiştir maalesef.   Mustafa Kemal 1909’da İttihat ve Terakki Kongresinde ordu mensuplarının siyasetten çıkarılması gerektiğini ya da ordudan istifa etmeleri gerektiğini savunan bir konuşma yapar. Ama anlayan kim? Birkaç yıl sonra Balkan devletçikleri... Devamı

Bozkurt İşareti

2014-06-12 21:27:00

  Bozkurt işareti, merkezinde Türkiye olan; Moğolistan’dan, Macaristan’a dek uzanan bir büyük coğrafyanın birliğini simgeler.. Bu birliğe Japonya, Kore ve Finlandiya da dâhil edilebilir. Hatta Estonya, Litvanya…   Biz, sonu 'p' ile biten üç harflilerle pek ilgilenmiyoruz.. 29 harfle hatta Göktürk alfabesindeki 34 harfle ilgileniyoruz.. Haliyle AKP, CHP, MHP, HDP gibi oluşumlar günlük siyasete hizmet eden vasıtalar olduğu için bunlardan uzak duruyoruz. Ama hükümet olmaları halinde millî ülkü kapsamında yahut paralelinde işbirliğine de hayır demiyoruz. Burada kıstasımızın ferdî çıkarlar olmayıp; millî menfaatler olduğunun bilinmesini istiyoruz.   “Edirne’den, Kars’a kadar” edebiyatının artık çok sığ kaldığı hatta yavanlaştığı ortadadır. Haliyle pergelin bir ucunu Ankara Kalesi’ne çakıp, diğer ucuyla Macaristan’dan, Malezya’ya; Tataristan’dan Tanzanya’ya kadar bir hat çekmenin zamanı gelmiş hatta geçmektedir. Dünya devleti olmak için, dünya siyaseti gütmek gerekir. Türk dış politikası da bu minval üzere adımlarını atmalıdır. Misal Macaristan'ın Jobbik Partisi lideri Vona Gábor yakından takip edilmelidir. Bizim unuttuğumuz geçmişi, değerleri o dillendirmektedir zira.   Aziz Dolu Atabey 15.05.2014 Perş.   https://twitter.com/azizdolu... Devamı

Bedelli Askerlik Lâkırdısı

2014-06-13 07:39:00

    Bizim Yörükler, eskiden dört erkek çocuk hedefini koyarlarmış istikbale, muştulu yarınlara dair. Yörük anaları-ataları biri davara, biri bağa-bahçeye, biri devlete-vatana; kalan da bize baksın derlermiş. Kız çocukları zaten emanet... Bu töre yüzlerce yıllık bir süreçten geçerek bugünlere kadar gelmiştir. Çağın gerekleri, şartları, imkânları ölçüsünde günümüz Yörükleri bu en az dört erkek çocuk hedefini biraz budayarak bir erkek bir kız, bilemediniz iki erkek bir kız olarak güncellemişlerdir. Gaye yine aynı kaygıların, niyetlerin güdülmesidir. Kız, anasına; erkek çocuğun biri babasına kol-kanat gerecektir. Bağa, bahçeye ve -kalmışsa- davara da bakacaktır tabi. Kalan diğer erkek çocuk ise ya bir okula ya da namlı bir ustanın yanına çırak olarak verilmiştir. Okuyup, büyük adam olması yahut iyi bir usta olup, parmakla gösterilmesi umut edilmiştir. Bu görev dağılımında çocukların ilgi, istek ve istidatları da belirleyici olmuştur elbette.    Kalan diğer erkek çocuk okuyacak; anasına, atasına, vatanına hayırlı bir evlat olacaktır. Obanın, devlet kapısında eli, kolu, ayağı olacaktır. Beyni olacaktır vesselâm. Zira ‘devlet ebed-müddet’ kaygısıdır ağır basan. Bu durumun müsebbibi ise -bize göre- binlerce yıllık tarihimizden alınan, çıkarılan derslerdir takdir ederseniz. Zira Hun hanedanlıklarından günümüze kadar geçen sürede Türk devleti, Türk kadının kasığından düşenlerin omuzlarında yükselmiş; bilmem hangi millete ait kadınların kucağında büyüyenlerin eliyle de rezil-rüsva olmuş, zelil bir halde yıkılıp gitmiştir. Çinli kadından olan tiginler (tekin) Hunların, Göktürklerin, Uygurların başı... Devamı

Batı’da Din Anlayışı ve Laiklik

2014-06-12 21:23:00

  Laiklik, eski Yunancada “laos” yani halk demektir. Sonradan bir dine mensup olmayan halk anlamı kazandı. Katolik inançta ruhban sınıfın dışında kalan halk kesimlerini ifade eder. Laik, ruhbanî olmayan demektir kısacası. Batı, dine bu pencereden bakmaktadır. Hem de Rönesans’tan, Luther’den bu yana.   Batılıların vesayetçi (misal kayyımlık makamı) din anlayışı; kulun, kula kul edilmesi…   Abdülkerim Süruş’a göre Batı aydınlanması doğrudan doğruya ruhaniyete karşı çıkmıştır. Doğrudur. Ruhban sınıfını ve icraatlarını reddetmiştir (protesto), böylece Reddiyecilik (Protestanlık) doğmuştur. Şurası da bir gerçektir ki Batılı aydınlanmacılar, reddettikleri ruhaniyetin yerine bir şey koyamamışlardır. Sonu “-izm” ile biten bir sürü deli saçması kuramı, ‘beşer-şaşar’ sözünü doğrularcasına ortaya atmışlar ve ‘sıfıra sıfır, elde var sıfır’ hal-i pürmelâli içerisinde çırpınıp durmuşlardır. Aslında bu noktada Elmalılı Hamdi Yazır Hocaefendinin tespitine kulak vermek gerekir. Güneş, yani İslâm’ın Batı’dan tekrar doğacağına dair mantıksal çıkarım, temenni belki de gerçekleşecektir. Kim bilir? Ne demişler: Arayan belasını da bulur, Mevlâ’sını da. Belasını bulan Batı, Mevlâ’sını da bulacaktır elbette.   Aziz Dolu Atabey Serik.. 2-3 Ağustos 2008   https://twitter.com/azizdolu... Devamı

Batı Kültürü ve Milliyetçi - Muhafazakâr Cephe

2014-06-12 21:17:00

  Batı kültürü bir bataklıktır ve bataklıkta ancak kamış yetişir. Ele alındığında ney olup inleyen… Avrupa tarihinin hep kan ve gözyaşı olması bundandır. Oysa ekseriyeti Müslüman olan Doğu güller, bülbüller diyarıdır. İklimi, gönül iklimidir.   Batı kültürü bir mağaradır. Bizim aydınlarımızın ekseriyeti de -maalesef- bu mağaraya hapsolmuş birer yarasadan farksızdır. Mağaranın dışına çıkmak gibi bir dertleri, düşünceleri de yoktur muhteremlerin. Hoş, çıkmaya cesaretleri de yoktur. Zira İslâm güneşi dışarısını ışıl ışıl aydınlatmaktadır. Gözlerinin kamaşmasından korkarlar. Dahası üç asırdır yalanla, dolanla kandırdıkları milletin gerçeği görme ihtimali yüreklerini hoplatır. Milletin, kendilerini tükürüğe boğmasından çekinirler.   Türk aydını, adının önüne konan ‘Türk’ tanımına bile lâyık değildir. Sağ ve sol diye kabaca iki terkibe (group) ayrılan ülkemiz aydınında basiret ve erdem aramak ham hayâldir. Zira 1990’lı yıllara kadar Sağ, kapitalist Batı’ya gebedir; Sol ise komünist kuzeye kul köle… Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin (SSCP) dağılışı bir milat olmuş, aydınların bakış açıları, davranış kalıpları bu tarihten sonra hallaç pamuğuna dönmüştür. Özellikle Sol kesim eşekten düşmüşe dönmüştür neredeyse. Soğuk savaşın son bulması, komünist felsefenin eşek cennetini boylaması üzerine ‘öküz öldü, otaklık bozuldu’ diyerek Batılıların sırtlarını dönmeleri, dahası PKK’ya da alenen yardım etmeleri ise Sağ kesimdeki aydınların eşek tepmişe dönmelerine yol açmıştır. Bu hengâmede istifini bozmayan kesim ise bize göre milliyetçi-muhafazakâr cephe... Devamı

Alengirli İşler Bu İşler

2014-06-12 21:01:00

  İstanbul Padişahı Şaban Teyyo Erkendoğan bir Cuma günü kalkmış İşkembe-i Kübra’dan Atma Makamı Başkanı Ayıbettin Karamulla Efendiyi aramış. Efendi, dimiş; yalı sakinlerinin huzuru ve selâmeti açısından ve dahi gördüğümüz lüzum üzre Mahsun Masum Katipzâde adlı kulun ruhunu bedeninden ayırsak dimiş; dînen bi sakınca var m’ola? Karamulla Efendi düşünmüş taşınmış; kazın, tavuğun hesabını yapmış ve mübarek Cuma’nın da hatırını gözeterek, uzunlamasına şöyle bir  “Yoktur!” sallamış.   Bu sevinçli haberi alan Padişah Erkendoğan hemen Kürdoğlu Fidan Han’ı aramış. Bre kulum, dimiş; Katipzâde kulun kalemini kırmaya muvaffak olduk. Tez vakitte bu işi halledip, yüzümüzü ak eyleyesüz! Fidan Han buyruğu alınca durur mu? Hemen sağa-sola ulaklar, katarlar göndermiş. Katipzâde’nin bir peygamberdevesine binip, memleket memleket dolaştığını öğrenmiş. Öğrenince de dost ve müttefik kabile reislerine haber yollamış. Herkes ordusunu toplasın, gelsün dimiş. Karadan, denizden, havadan hücum idip, Katipzâde’nin üzerine varmışlar. Gavurdağı dinen yirde çullanmışlar üzerine. Önce peygamberdevesini çöktürmüşler. Sonra garibi öldürmüşler.   Şimdi dostlar! Mış’lı, miş’li cümlelerle kurguladığımız yukarıdaki fıkrayı, nükteyi (adı her neyse) hiçbir delilin, ispatın olmadığını bile bile basın yayın organlarında yayınlamanın, milletin aklıyla, fikriyle, izanıyla alay etmenin gereği var mıdır Allah aşkına? Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu Allah’ına inanan, Peygamberini seven, ülkesine-milletine hizmet etmeye gayret eden velhâsıl fikirleriyle, yaşantısı birebir örtüşen bir güzel insandı malûmunuz. Bırakın bu g&uu... Devamı

Akıl Denen Uğru (Kesmiş İzan Yolunu)

2014-06-12 20:57:00

Akıl, insana bahşedilen en büyük nimetlerden biridir kuşkusuz. Bununla birlikte, insanoğlunun başına musallat edilen en büyük imtihan vasıtalarından da biridir. Bu musallat olma hâli, musalla taşına kadar sürüp gider velhâsıl.   Batılılar akla çok büyük ehemmiyet vermişlerdir. Doğu âlemi ise aklın yanına bir de kalbi yerleştirmiştir. Ki olması gereken de budur aslında.   Her mesele akılla çözülse idi Hz. Âdem’in oğullarından biri katil, diğeri maktul olur muydu? Ya Hz. Nuh’un sulara gömülen oğlu akıllı değil miydi? Firavun’a, Nemrut’a ne demeli? Birinin secdesi asırlarca sürdü; öbürü, kafasının içinde bir sivrisinekle göçüp gitti şu âlemden. Ebu Lehepler, Ebu Cehiller sürü sürü… Yakın zamanlarda Haluklar, Cevdetler sahne almış.  Öyleyse akıl da bir yere kadar. Zira yukarıda saydıklarımız ne akılsızdı, ne de mankurt!..   “Babam, sadece beni sever”. “Yüksek bir dağa çıkıp, tufandan kurtulurum”, “İmana gelip (gelmiş gibi yapıp) secde edersem, Allah beni affeder” gibi düşünceler de sonuçta birer akıl yürütme olduğuna göre akıl, olsa olsa cürmü kadar yer yakacak bir araçtır.   Batılı dindâr şirk ehlidir (müşrik) haddizatında. Allah’a oğul, kız isnat etme suçu yani ortak koşma… Kur’an-ı Kerim’de yer alan 9/28 ve 6/106. ayetler müşrikler necistir, onlardan yüz çevrilmelidir der.  Batılı dindarlarda günah çıkarma vs. uygulamalar, kilise tahakkümü, baskısı, zorbalığı…   İslâm demek, Kur’an demektir. Haliyle İslâm’ı reformist, modernist, faşist, sosyalist, anarşist vs. bilmem ne ‘&n... Devamı

Tarih Bilinci

2014-06-12 21:04:00

    Karizma için can atan Türk gençliğine, karizma sözcüğünün ünlü Türk bilgini Harezmî’nin adından türediğini adamakıllı bir öğretebilseydik bir çok sorun kendiliğinden hallolurdu. Oysaki okullarımızda, camilerimizde Türk tarihinin esamisi bile okunmuyor ne yazık ki. Tarih bilinci gelişmemiş bir toplumun yarınlara dair umudu, hayali, gayesi ne kadar parlak olabilir ki? Ancak başkalarının izin verdiği, uygun bulduğu kadar! O da, at gözlüğü ile ne kadar olunabilirse!  --- Azerbaycan kuzeyiyle-güneyiyle bir bütün olup; Türkiye ile Türkistan arasında sağlam durması, sağlam kalması gereken bir köprüdür. Altın bir köprüdür. Bunu böyle bilip, buna göre millî politikalar üretilmelidir. Türkiye ile Türkistan arasındaki tarihî bütünlüğün kesintiye uğramaması lâzımdır. Dahası Karabağ’ı, Hocalı’yı unutmak demek Türklüğümüzü, Müslümanlığımızı ve de insanlığımızı unutmak demektir. --- Çinliler bizi sevmez. Niye? Yüreklerine sinen korkunun tezahürü neredeyse aydan bile görülüyor da ondan.  Ruslar sevmez. Niye? Kutuplara hapsetmişiz adamları. Farisîler sevmez. Ülkelerini ellerinden almışız. Araplar sevmez. İslâm sancağını kapmışız ellerinden. Avrupalılar sevmez. Amerika’ya kadar gitmişler bizim yüzümüzden. ”Ben hiçbir Yunan görmedim Türk’ü sevsin. Yazılarında devamlı <En iyi Türk, ölü Türk’tür.> derler” diyor Batı Trakyalı araştırmacı yazar Özkan Hüseyin.  Peki, bizi niye sevmezler? Adamları tarihten silmişiz de ondan! Durum böyleyken, bir dönem Türkiye’de antik Yunan sevdalısı antika ad... Devamı

Millî Eğitim'de Şekil Modernciliği

2014-06-12 20:58:00

  Milli Eğitim Bakanlığının ne yaptığı yahut ne yapmaya çalıştığı hususunda birçok eğitim çalışanının akıl tutulması yaşadığı; dumura uğramış bir beyinle ortalıkta ebcel ebcel dolaştığı malûmunuzdur sanırım. İngiltere’de öğrenciler 150 yıldır aynı sistemle okullarına gidip-gelirken, bizde eskiden her 15 yılda, son 15 yılda ise abartısız her 15 ayda bir sistem değişikliği ile hem öğretmenlerin, hem öğrencilerin ve hem de velilerin hallaç pamuğu gibi oradan oraya savrulup durduklarına şahit olmaktayız. Bir atama ve/veya tayin döneminde bile bocalayan üst yönetimin, yeni bir eğitim-öğretim yılının başında kılık-kıyafet serbestliği mevzuu dışında elle tutulur bir yeniliği, bir değişikliği olup olmadığının sorgulanması tabiidir elbette. Tanzimatçılardan, ilk dönem Cumhuriyetçilerine geçen ‘şekil modernciliği’ maalesef şimdilerde İslâmcı olarak tanınan, takdim edilen dahası kendilerinin de ifadesiyle sabit olan bir siyasî fırkanın da başına bela olmuş durumdadır. Cumhuriyetin ilk yıllarını -haklı veya haksız gerekçelerle- acımasızca eleştiren zevat bugün aynı at gözlüğünü kendileri takmış durumdadır. Okullarımızda serbest kıyafet uygulaması basit bir uygulama olmakla birlikte, abartılmakta bir nevi reform olarak hatta bütün sorunların anası olarak telâkki edilmektedir. Velhasıl föt(ü)r şapka giymekle medeni olacağını sanan gafillere, serbest kıyafetle çağ atlayacağını sanan yeni gafiller eklenmektedir. Yıllarca vatandaşının kafasına değil de kılına-kâkülüne, etek boyuna, başörtüsüne kısacası orasına-burasına bakan sakat, sakat olduğu kadar da sapık düşüncenin hortlamaması en büyük temennimizdir canlar. Örgün eğitim ve yaygın eğitim kurumlarının fizikî donanımlarının modernliği konusunda ça... Devamı

Yerel Yönetimler, Feodalite ve Çoğulcu Yönetişim

2014-06-12 20:46:00

  Yerel yönetimler yasası cumhuriyetin ilk yıllarına dayanır. Hatta hanedanlık (Osmanlı) Türkiye’sine kadar uzanan bir yerel yönetim geleneğine sahip olduğumuz da vakıadır. Böyle olunca da bütün yetkiler, Ankara/Kızılay’da bulunan estetik mağduru 3-5 binaya tıkıştırılmış; bu binaları işgal eden, bu binalarda iştigal eden 3-5 zevata padişahlıkta bile olmayan yetkiler bahşedilmiştir. Eğri oturup, doğru konuşacak olursak cumhuriyet ve/veya demokrasi mevzubahis (söz konusu) olduğunda bu ağalık düzeninin (regime/rejim) anlamsızlığı da mantıksızlığı da ortadadır.   Yerel yönetimlerin ön atası site devletleri sayılabilir mi? Ya da oba, beylik, hanlık vb. Türk motifleri… Tabi ki de sayılabilir. Selçuklu’da Artuklu, Danişmendli, Mengücekli, Saltuklu gibi beylikler; Erbil (Beğteginliler), Musul (Zengîler) , Şam (Börüler/Böriler) gibi yöreleri idare eden Atabeylikler ile Osmanlı’da Kırım Hanlığı, Mısır, Cezayir gibi eyaletler birer yerinden yönetim düzeni olup; çağının da bir hayli ilerisindedir. Türkiye’nin takip etmesi lâzım gelen yönetim şekli (model) de -bazı çekincelerin giderilmesi kaydıyla- bu düzen olmalıdır bize kalırsa. Ama önce yerel yönetim karşıtlarının taşıdığı kaygıların giderilmesi elzemdir. Yerinden yönetim, ama nereye kadar? Güçsüz yerel yönetimler, talana karşı zayıf… İktidar fırkası (party) hegemonyası…  Yetki devri sorunu… İç kanama yani bütçe açıkları meselesi… Bunlar, reddiyecilerin ortaya sürdüğü belli başlı gerekçeler (argüman) olarak kabul edilebilir. Bölücü terör kaynaklı sorunlar da cabası. Bütün bu çekincelere rağmen, çözüm basittir aslında. Görev ve sorumlulukların genele ... Devamı

Örtülü Ödenek Hırsızlığı

2014-06-12 20:44:00

    Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben nenemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken az gidip uz gidip yakın mı yakın bir diyara, güzel mi güzel bir ülkeye varılırmış. Bu güzel ülkenin şirin mi şirin bir beldesinde bir devlet tekkesi ve bu devlet tekkesinin şahsına münhâsır diye tabir edilebilecek bir de zevatı varmış. Tekkenin hâli içler acısı, zevatının durumu Pembe gacısı gibiymiş. Bu madde ve mânâ viranesi mekânda hırsızlığın, arsızlığın, yolsuzluğun ve usulsüzlüğün bini bir paraymış. Kapısından girip de çamura batmayan, batmasa da midesi kalkmayan kalmazmış. Midesi hassas olup, bu kokuşmuşluğa dayanamayanların da başına türlü türlü gaileler, musibetler gelirmiş. Kimisi kahpelik etmeye çalışırmış; kimisi de bu kahpeliğe kılıf uydurmaya çabalarmış. Âhi Evran Hazretlerinden habersiz üç beş esnafın yahut da ‘bugün git, yarın gel’ zihniyetinden artakalmış birkaç zübüğün yanında kara propagandanın âlâsı yapılır, karaya, ak; aka, kara dedirtilirmiş. Zira her biri, bir diğerine gebe imiş bu zevatın. Piçliklerinin ve pisliklerinin ortaya dökülmesinden ödleri koparmış bu bîşereflerin.   Tekkede neler olmazmış ki? Devlet malı namus, yiyen deyyus diyenlere aldırmadan aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yumulunurmuş yetim hakkına. Kimisi devletin arabası, benzini ile hastane hastane dolaşırmış, özel rahatsızlığı olan hatununun tahlilleri için; kimisi gösterişli lokantalarda (restaurant) ‘acılı Adana’ları bağırsağına doldurup üstüne de rakı bardağı tokuştururmuş. “Nasıl yani?” derseniz o ülkede her tekke devlet içinde devlet olurmuş. Haliyle her tekkede bir örtülü &ou... Devamı

Behey CHP’liler, Artık Ayıkmalısınız

2014-06-13 06:30:00

Atatürk’ün -bize göre- erken gelen ölümü Türkiye için felaketlere kapı aralayan bir hadise olmuştur. Onun ölümü ile birlikte Ankara’ya çöreklenen (gerçi Gâzi’nin son yıllarında bu çöreklenmelerin emareleri de görülmeye başlanmıştır ama) bir derebeyleri gürûhu, Atatürk’ün mirasını har vurup harman savurmuşlardır. Belki de bu kast sisteminden rahatsız olacak ki İsmet İnönü’yü başbakanlıktan indirerek; yerine Celâl Bayar’ı getiren de bizzat Gâzi Mustafa Kemal Atatürk olmuştur malûmunuz. Yani 27 Mayıs darbesi Atatürk’ün son başbakanına karşı yapılmıştır. Haliyle darbecilerin, Atatürk’ün adını ağızlarına almaları abesle iştigâldir cancağızlar. Gâzi’nin ölümü, II. Dünya Savaşı derken -kaderin garip cilvesine bakın ki- İsmet İnönü, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa'nın da yardımıyla Cumhurbaşkanı oluverir. Bu yardımdan CHP’li yöneticiler kötü etkilenecek, ilerleyen yıllarda demokratik yollarla iktidara gelme umutlarını her yitirişlerinde ‘askerî müşterekler’e yöneleceklerdir. Bu da ayrı bir muammadır haddizatında. Tercihini cumhuriyet ve demokrasiden yana kullanmış bir Atatürk’ün kurduğu fırkanın (party) yöneticilerinin, -12 Eylül hariç- her defasında darbecilerle aynı karede görüntü vermeleri bir ironi olarak kayıtlara geçmiştir zira. Türk Ocakları, resmî olarak İstanbul’da, 1912 yılında kurulmuştur. İsmet İnönü, gençliğinde Türk Ocaklarına devam eden devlet adamlarımızdandır. Ocağa devam eden gençler bir süre sonra kendi aralarında  -ülkemizde ilk defa- “soyadı” uygulaması başlatırlar. İsme... Devamı

Soma’da, Sona Doğru

2014-06-12 20:50:00

  Dün, Van'ımızda deprem afeti; bugün, Soma'mızda maden felâketi... "Beni bırakın. Arkadaşımın hanımı hamile, onu alın." diyenler; "Çizmelerimi çıkarayım. Sedye kirlenmesin." diyenler; ölürken, yumruk yaptığı avucunda "Hakkını helâl et oğlum" yazısı çıkanlar... Kara elmas için, kara toprağın bağrını mesken tutan; güzel ülkemin, güzel insanları... Gidenlerin ruhları şad, mekânları cennet olsun; yaralılara şifâ, kalanlara sabır niyâz ediyoruz. Muhterem Müslümanlar! İşçinin alın teri kurumadan, emeğinin karşılığını vermemizi emreden bir dinin mensubuyuz malûm. Bu emri, sadece asgari ücret gibi gülünç rakamlarla yahut onun üzerine üç beş kuruş daha ekleyerek öldürmez-oldurmaz bir hayat standardında tahayyül etmek -takdir edersiniz ki- kansızlığın, kanı bozukluğun dahası şerefsizliğin dik âlâsıdır. Kapısındaki çalışanına köle muamelesi yapanların, sigorta aidatlarını yatırmayarak, onların hayatlarından çalanların cirit attığı bir çalışma ortamında gariban işçilerin haklarını kim koruyacak? Sendikalar, demeyin; zira alın birini, vurun ötekine... Zira yandaşı oldukları siyasî fırkaların önünde, ardında -af buyurun- kıçında koşturmaktan başka ne yapar bu kurumlar? Ve bir de işçilerin, memurların sırtında sefa sürmekten, 5 yıldızlı otellerde tatil yapmaktan başka?.. O halde sendikaları koyun bir tarafa… Onlardan umut yok. Geriye bir tek kurum kalıyor: Siyaset mekanizması… Yani devlet!.. Açları doyurmak, açıkları giydirmekle mükellef olan devlet!.. Bilge Kağan’ın, manifestosunu taşlara kazıtarak yazdırmak suretiyle hafızalara kazıdığı Türk devlet geleneği, töresi bu noktada hayatî önem arz etmektedir canlar. ... Devamı

Siyasal İslâmcılık ve Devlet

2014-06-12 20:24:00

  Türkiye, çevresini kuşatmaya başlayan siyasal İslâmcı akımlara karşı tedbir almalıdır.  İslâm’ın siyasî aksiyonu yani siyasal İslâmcılık ne ister. Dinin hizmetinde bir siyaseti dolayısı ile demokrasiyi ve son tahlilde devleti!.. Osmanlı’nın çeşitli dönemlerinde İran, Hicaz, Mısır gibi bölgelerde çıkan çeşitli dîni akımlara karşı büyük mücadelelerin verildiği vakıadır. Hanefî temeller üzerinde yükselen Devlet-i Âli Osmanî’nin, mezhepsizlik, Selefîlik gibi akımları tehdit olarak algılaması kaçınılmazdı elbette. Özellikle Sultan II. Abdülhamid Han zamanında bu mücadele dikkat çekicidir.   Peki, bu siyasal İslâmcıların yönetim tarzı ne minval üzeredir: Batı’daki dev ölçekli şirketlerden yahut Rusya veya Çin gibi ülkelerdeki Komünist Parti diktatörlüklerinden pek de bir farkı olmayan molla rejimleri…   Hıristiyan fundamentalistler, Müslüman fundamentalistleri daha tehlikeli görürler. Niye? Çünkü kendileri yüzlerindeki riyâyı medeniyet, barış, kardeşlik, hoşgörü gibi yaftalarla örtmesini başarırlar da ondan. Haddizatında dîni yaşamayıp, dîni kullanan; dinden çıkar elde eden yığınların her biri tehlikelidir. Din adına öldürürler, din adına sömürürler, din adına dinden soğuturlar insanları. Batı’daki ateist sayısının, dünyanın geri kalanından daha fazla olmasını neyle açıklayabilirsiniz ki?   Aziz Dolu Atabey Serik-11.08.2013 Pazar Serik-01.01.2014 Çarş. ... Devamı

Dede Korkut'tan Günümüze Dedelik Geleneği

2014-06-07 02:35:00

Dede Korkut’tan Günümüze Dedelik Geleneği Oğuz (Yörük/Türkmen), Kurmanç (Kürt) ve Zaza boyundan olup da İslâm'ın iki ana tarikat kolundan biri olan Alevî-Bektaşi halkasının ikliminde yaşayan kardeşlerimizin yüzyıllardır yaşattıkları "Dede" geleneği Oğuzların, Bayat kolundan olduğu ve Iğdır-Van dolaylarında yaşadığı rivayet edilen Dede Korkut'tan gelir. Daha doğrusu Anadolu coğrafyasında bilinen ilk dede, Dede Korkut’tur. Bildiğiniz gibi bâtinî ilimlere yoğunlaşma demek olan tarikâtlar Hz. Ebu Bekir (r.anh) ve Hz. Ali'den (r.anh) iki kol halinde dağılır ve bunların membaı (kaynak) da Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizdir. Kamların, şamanların Gök Tanrı inancına ait bazı uygulamaları (Mevlevîlerde, sema dönme; Bektaşîlerde, bağlama (kopuzun devamı) çalma vs.) zamanla İslâmî Türk tarikâtlarının âyinle ilgili (ritüel)  temel figürleri haline gelmiştir. Aziz Dolu Atabey Serik-05.06.2014 Perş.       Devamı

Bir Berkin geldi geçti bu âlemden..

2014-03-14 01:40:00

  Bir Berkin geldi geçti bu âlemden Berkin ve onun gibi solup giden daha nice fidanlarımıza Allah'tan rahmet, ailelerine başsağlığı diliyoruz. Sağduyulu bir vatandaş olarak, biz, bu güzel ülkede hiç kimsenin ölmesini istemiyoruz. Hele de 15 yaşına yeni basmış gençlerimizin ölmesini... Polis şiddetini de hakeza... Emniyet mensuplarının, göstericilere karşı takındığı katı tutumun mazur görülecek bir yanının olmadığı malûm. Gösterilerde ön safa sürülenlerin birçoğunun yanıltılmaya da yönlendirilmeye de müsait; henüz ilk gençlik çağlarını yaşayan gençler olduğunun bilinciyle hareket edilerek, “ağabey” tavrı sergilenseydi belki daha hayırlı olabilirdi. Yalnız, aklımıza takılan bir hususu da dillendirmek zorundayız. “Ekmek almak için” evden çıktığı söylenen Berkin'in, Okmeydanı semtindeki evi ile olayın meydana geldiği Taksim arasında 6 km'lik bir mesafe olduğu da vakıa.. Fırın, bakkal -adı her neyse- bunların evinden 6 km uzakta mıydı şimdi?!. Yanlış anlaşılmasın. Gencecik bir fidanın solup gitmesini tasvip etmemiz söz konusu bile olamaz. Hz. Ali (r.anh) Efendimizin de buyurduğu gibi "Hakikatin hatırı, dostun hatırından üstündür." Biz, olayın aslının-astarının ortaya çıkması; bu tür elim olaylardan çıkarılacak derslerle, gelecek zaman dilimlerinde milletçe huzur ve barış içerisinde yaşanması kaygısını, gayesini dillendiriyoruz sadece.. Derin, paralel, fırka (party) devletinde değil; terör yahut polis devletinde hiç değil sadece ve sadece Türkiye Cumhuriyeti Devletinde Hacı Bektaşi Veli Hazretlerinin aydınlattığı yolda “bir, iri ve diri” olarak yaşamak istiyoruz. Devrim masalıyla kandırdıkları 14 yaşındaki bir çocuğu -eline birşeyler tutuşturup- sokağa salanla... Devamı

Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu

2014-03-06 08:33:00

Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun sülalesi Kırım’ın yerli halkı olan Tatar Türklerine dayanır.  Babası Abdülcemil Bey ile annesi ile Mahfüre Hanım, Stalin döneminde “kulak” yani zengin oldukları gerekçesi ile Kırım’a bağlı Sudak'ın Ayserez köyünden alınarak Urallar bölgesine sürgün edilmiştir. İkinci Dünya Savaşını fırsat bilen aile, gizlice yurtlarına dönerek, Kırım’ın kuzeyindeki ovalık Çöl bölgesindeki Bozköy 'e yerleşirler. Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, 13 Kasım 1943 tarihinde burada dünyaya gelir. 18 Mayıs 1944’de, henüz altı aylıkken “vatan haini” damgasıyla annesi Mahfüre Hanım, ağabeyleri Hanefi ve Hasan, ablaları Şevkiye ve Vasfiye ile birlikte Kırım'dan sürgün edilir. Stalin yönetimi, sürgünden iki gün önce diğer Kırım Tatar erkekleri gibi Abdülcemil Bey’i de muhtemel bir direniş ihtimaline karşı tutuklayarak, tecrit etmiştir zira. İlk sürgün yeri Özbekistan'ın Andican bölgesi olur. Mustafa'nın çocukluğu burada geçer. 1955'te Özbekistan’ın başkenti Taşkent’e yakın bir kasabaya göçerler. Rus diliyle orta öğrenimini tamamlayan Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Taşkent Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı bölümüne girmek için mürâcaat eder. Yetkililer, " Sovyetlere sâdık olmayan bir milletin mensuplarını bu fakülteye almıyoruz. " diyerek başvurusunu reddederler. Hayat şartları onu bir fabrikaya işçi olarak girmeye zorlar. 1961 yılında, arkadaşları ile birlikte Kırım Tatar Millî Gençlik Teşkilâtını kurarlar. Kısa bir süre sonra teşkilâtın ileri gelenleri tutuklanır. Mustafa Abdülcemil’in fabrikadaki işine s... Devamı

Ortanın Solu, Sol, Sosyal Demokrat Derken

2014-01-30 21:16:00

  Türk yönetim tarihi ele alınıp, incelendiğinde savaşların, mücadelelerin, azillerin ve hatta idamların çokluğu hemen göze çarpar. Haddizatında bütün milletlerin tarihinde buna benzer olaylar, olgular sıkça görülür. Cumhuriyet dönemi de benzer bir görüntü sergiler. Bu görüntünün kendine özgü olmayıp; Osmanlı’dan gelen bir miras olduğu ise aşikârdır. Fetret, Cem Sultan, Şehzade Mustafa… diye giden hadiselerde daha çok iç etkenler başı çekmiş olup; dış âmiller pek etkili olmamıştır. Lâkin Sultan Abdülaziz Han’ın katli ile başlayan süreç bir milat olmuştur. Bu meşum hadisede iç âmillerin olduğu kadar, dış âmillerin de önemli rol oynadığı bugün artık sır olmaktan çıkmıştır. Bu suikastta İngiltere’nin de parmağı vardır.   Abdülaziz Han’ın katlini iç ve dış mihraklı bir başka meşum olay izler. 13 Nisan 1909 tarihinde vuku bulan ve hicrî takvimden hareketle ‘31 Mart Vakası’ olarak adlandırılan bu hadisenin de içte ve dışta birtakım hazırlıkların sonucunda meydana geldiği malûmdur. Dışta İngiltere’nin başını çektiği yabancı devletler, Ermeniler, Yahudiler (Siyonistler) vs. uğraş verirken, içte de birtakım kişilerin boş durmadığı sonraki yıllarda ortaya dökülmüştür. Hatta ortaya dökülenler de bir hayli ilginçtir. Kısa bir beyin fırtınası yapacak olursak Prens Sabahattin, 1902 Jön Türk kongresi, Ahrar Fırkası (Party), yabancı müdahaleleri… diye gidebiliriz. Bu noktada akıllara bir soru gelebilir: Prens, İngiliz ajanı olabilir mi? Muhtemel… Ve İttihat ve Terakki… Milletin vicdanında sonsuza kadar zanlı!..   Hanedanlıktan, cumhuriyete geçerken birçok kurum, ... Devamı