İslâm ve Bilim

2014-06-13 02:02:00

  İnsan tarihî bir varlıktır. İnsan ahlâkî bir varlıktır. Ve de insan sanatkâr bir varlıktır. İlâhî dinlerin temelinde insan vardır. Aslında bu tâbir de yanlıştır.  Zira Hz. Âdem’le (a.s) başlayıp, Hz. Muhammed’le (s.a.v) kemâle eren bir tek ilâhî din vardır.   Din ve bilim bir elmanın iki yarısıdır. Bu ikisi at başı gitmezse bir çatışmanın çıkması muhtemeldir. Din ve bilim yani inançla düşünce yani kalp ve akıl birbirini tamamlamalıdır.   Bilimi zulümleştiren Batılılar, bilimi ve bilim insanını manevî yönden yok etmişlerdir. Bilim insanlarını ruhsuz, vicdansız birer canavara dönüştürmüşlerdir. Kıt akıllılar gürûhu… Niye, kıt? Çünkü ilim Allah’tandır ve Allah’ın ilminin sınırı yoktur da ondan! Serik-1-31 Temmuz 2008   Bizim üniversitelerimiz bilim üretmek yerine, militan yetiştirmeyi maharet sanmıştır yıllar yılı. Hatta mülkün hâkimi olan devlet bile zaman zaman topla-tüfekle girebilmiştir kapılarından. Dahası kapılarından çıkan arızalı dimağların da ne devlete, ne de millete bir hayrı dokunmuştur. Onca emek, onca zaman harcanmış; onca nesil kaybedilmiştir.   Bilim, Müslüman’ın kayıp hazinesidir ya da arka bahçesi… İşlenmeyi bekleyen bir cevherdir. Zira tohum vardır; gübre, ilâç, su vardır… Sadece emek lâzımdır. Dahası fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesillere ihtiyaç vardır.   Aziz Dolu Atabey 20.10.2012 ctesi https://twitter.com/azizdolu    ... Devamı

İnadına İnanmak

2014-06-13 02:16:00

  Karlı dağlara gün doğdu, desem. Körün istediği bi’ göz, Allah vermiş iki göz desem. Allah, desem. Ben Beşiktaşlıyım. Kara kartal yani. Ve Avşar’ım. Simgemiz tavşancıl kuşu.. Enginliğe, göğe; özgürlüğe tutkumuz ondandır belki.   İran diye adlanan ülke 800’lü yıllardan 1926’ya kadar Türk devleti idi. Gene Türk devleti olacak. Farisi puştlarının babalarının malı mı İran? İran’mış!. Ne İran’ı yahu? Sevmişiz İran’ı.. Batısı, Güney Azerbaycan; doğusu Horasan yani Batı Türkmenistan.. Güneyi, Japon otomotiv devi Nissan’a bile esin kaynağı olmuş Kaşgay Türkleri; Güneybatısı, yine kardeşlerimiz olan Kurmançlar.. Hazar kıyıları zaten Türk.. Başkentinin bile dörtte üçü Türkçe konuşan bir devlettir söz konusu olan. Akhunlar, Gazneliler, Selçuklular, İlhanlılar, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler, Avşarlar, Kaçarlar hep orada kuruldu, yaşadı. Pehleviler İngiliz’in, Rus’un apış arası kenesi gibi çıktılar dondan. Mollalar da Fransa’nın filân işte.   Biz AKP, CHP, MHP muhabbetini sevmeyiz. Türk Ocaklıyız. Siyasetle işimiz olmaz. Gayemiz de, kaygımız da Büyük Türkiye’dir. Kosova’dan Urumçi’ye kadar Türk devleti, Türk hükümeti hüküm sürsün.. Resmi dil Türkçe olsun.. Milli marşta, Babek kalesi de olsun.. Kitaplarda, Haydar Baba’nın şiirlerini okusun çocuklar. Hep bunları ister, bunların hayaliyle yaşarız.   İran’da, asimile olmasa da sömürge aydını mantığına bürünmüş Türkler de vardır elbette. Bizim Amerikancı, Avrupacı aydınlar gibi!  Lise yıllarımızda, Kuzey Azerbaycan için para toplamıştık. Öğle yemeğinden kısar, otobüse binmez o... Devamı

Helâl - Haram Mevzusu

2014-06-13 01:50:00

  Günümüzün cemiyet hayatına şöyle bir baktığımızda bidat bulutlarının İslâm güneşini örtmüş olduğunu görürüz. İslâm nurundan mahrum kalmış insanlık biraz loş, biraz boş bir hayata hapsolmuş durumdadır. Peki, ama huzur biraz da yaşamanın anlam kazanması değil midir zaten? Dahası huzurun, asayişin kaynağı yani hayatın anlamı Kur’an ve sünnet değil midir?   Cemiyet hayatını iktisattan ayrı düşünmek mümkün değildir. Hatta cemiyet hayatının iktisatla başladığı bile söylenebilir. İslamî söylemle ifade edilecek olursa, rızık ibadetten bile önce gelir. Bu bağlamda meseleyle alâkalı olarak dünya görüşlerinin de irdelenmesi gerekmektedir. Misal “bırakın, yapsınlar; bırakın, geçsinler” diyen Batı’nın iktisat görüşünün nerelere geldiği, nelere mal’olduğu ortadadır. İnsanı; insanın şerefini, haysiyetini, inancını bile meta kabul eden bir anlayışın hoş görülmemesi gerekir haliyle. İnsan ırkını yabani hayatla açıklamaya çalışan, toplumsal düzeni kurarken karınca yuvasından yahut da arı kovanından medet uman Kuzey’in iktisadî düzeninin de kâle alınacak bir yanının olmadığı malûmunuzdur. Zira “yaşasın, ölmüş olan komünizm” nidaları da artık günümüzde sulu şakalar sınıfında değerlendirilmektedir.    Helâlde rahmet, haramda zahmet vardır. Şefaat merciinde ise fakih Ahmed… Evvela bu hususun, amellerin ve niyetlerin ‘bismillah’ basamağına nakşedilmesi gerekir canlar. Ee hâliyle buna bir de kul hakkına riayeti eklerseniz, işlerin yarı yarıya hallolacağı muhakkaktır. Yok, aksi istikametler söz konusu olduğunda ise olacakları varın siz tahmin edin artık.   Misal bir zina meselesi? Kur’an “Zinaya yakla... Devamı

Hayatın Boşlukları

2014-06-13 01:47:00

  “Hayatım bomboş, kendimi yalnız hissediyorum” gibi lâfları duymuşsunuzdur. Bu muhabbete okumuş kesimde daha sık rastlanır hatta. Üniversite yıllarında lidersin, faalsin. İdealler, büyük inançlar... Sonra okul biter. Ve boşluk!..   Evlilik, üç beş gün balayı, cinsellik filân... Sonra hayal kırıklığı... Sıkılırsın. Bir şeyler eksik demeye başlarsın.   Yapmak isteyip yapamamak.. Gökkuşağının altından geçememek.. Bir taraftan da devlet var karşında. inancın duvar gibi..   Ama evlenmiş olmak için evlenilmese keşke. Yanlış yaptım denmese.  Seninki bir filmdeki yatak sahnesi gibi… Görüntü var ama gerçek değil. Ruh yok.   Dünyada en güzel şey, mutluluk verecek şey sevilmektir. Mutlu olmak için sevilmek gerek.   Erkek, fiziksel; kadın, duygusal yönden güçlüdür. Erkek korur, kollar sadece ama kadın sever, benimser. Erkek de sevmelidir ama beceremez. Becerse de, içinde saklıdır sevgisi. Kendisine bile itiraf edemez sevdiğini. Ama hayatıyla bunu ispatlayabilir yeri gelir ölümü göze alır ama seviyorum diyemez.   Gurur, evliliğin düşmanıdır. Hem de en büyük düşmanı… Dünyayı kaldırır da, o vebali kaldıramaz insan. Evlilik farklı bir şeydir. Mesela bir erkek ‘seni seviyorum’ demeyi hiç becermeyebilir ama eşinden çocuğu olur ve mutluluğu kadın onun gözlerinden anlar aslında bir çocuk her şeyin çaresi olabilir. düşünebilirsin ..   Ya çocuk, ya kariyer.. Ee haliyle kadın bir ağaçtır.. Erkek, bindiği dalı kesiyor o zaman..  O zaman sen kendine bir yol çizeceksin.. Kariyer.. Zamanla diğerleri de gelir.. Ben de kariyer limanına dümen kırdım.   Aziz Dolu Atabey Serik-01... Devamı

Ülkü Ocakları Nasıl Olmalı

2014-06-13 01:56:00

  “Ee ben ne deyim de ne söyleyim ölü benim olmayıncak!” demiş Avşar nenesi, Çerkez mevtanın başında. İş biraz ona döndü ama, Ülkücülerin hal-i pürmelâlleri hakkında bir şeyler karalamak da farz oldu. Türk Ocaklı bir fani olarak, zaman zaman Ülkü Ocaklılara karşı kalbî bir yakınlığımızın hâsıl olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.   Ülkü ocakları bizim ilk gençlik yıllarımızda birer cazibe merkezi idi. Bir MGV adıyla meşhur Milli Gençlik Vakfı vardı bir de Bizim Ocak. Sonradan MGV biraz havlu attı, biraz havlu attırıldı filân. Bizim Ocak, Ülkü Ocağı olarak yoluna devam etti. Ama 90’lı yıllarla birlikte biraz da yozlaştı.   Bir dönem Kepez Ülkü Ocağı başkanlığını yapmış hali-i hazırda da Töre dergisi Antalya il temsilcisi olarak Türk-İslâm davasına hizmet etmeye çalışan İsmail Uçar Bey’in “Ülkü Ocaklarını nasıl ayağa kaldırırız?” sualini yöneltip; bizden de görüş istemesi üzerine biraz vefâ deyip kaleme kâğıda sarıldık. Özlenen Ocak nasıl olmalı? Nasıl olursa çağa damgamızı vururuz? gibi sorulara kafa yoranlardan mısınız, bilemiyoruz. Ama son zamanların galat-ı meşhur lâfları olan vizyon-misyon muhabbetlerini geçelim canlar. Zira İngilizce ile işimiz olmaz, olamaz. Genel görünüm ve duruştur asl’olan. Bu işin siyaset ayağıdır önemli olan. Ocaklı gençlere, Ankara yolunu açabiliyor musunuz? Açabiliyorsanız, Ocağınızın ateşi kendiliğinden harlanır. Yok, oy deposu olarak, maşa olarak, ite-puşta karşı değnek olarak düşünürseniz işte o zaman çorak toprağa döner.   Sen, Ülkücülerin omuzlarında siyaset yap... Sonra da milletvekilliğine onun bunun çocuklarını ... Devamı

Gericilik Denen Garabet Durum ve Hanefilik

2014-06-13 01:49:00

  İslâm, medeniyet demektir. Medeniyet ise şehir demektir bir anlamda. Türk’ün, İslâm anlayışı şehirlidir. Hanefilik bunun en güzel tezahürüdür. Numan bin Sabit Hazretleri nam-ı diğer İmam-ı Âzam, Hanefiliğin temellerini medenî esaslar üzerine bina etmiştir. Ama ne yazık ki Cumhuriyet döneminin bir devresinde şehirlerden uzaklaşmış, uzaklaştırılmış bir yerde köylere hapsedilmiştir. Kırsaldan çıkamayan Şafiliğin yanına gönderilmiştir Hanefilik. Üstelik de Atatürk’e, Elmalılı’ya rağmen!..   Gericilik denince, avını ümüğünden yakalamış aslanlar gibi gözleri parlayan bir kısım zevat bir yanda; bu suçlamaya muhatap kalarak, gözleri fal taşı gibi açılmış ceylanlara dönenler öbür yanda olduğu halde sürüp giden kısır çekişmelere şahit oluyoruz. Bu meş’um (uğursuz) yafta, tarihe 31 Mart vakası (olay) olarak geçen askeri darbe sırasında icat edilmiş ve günümüze kadar da art niyetli kimi soytarıların elinde birer karbon kâğıdı vazifesi görmüştür. Ekmek arası köfte misali, bu lâkırdıyı çiğneyip durmaktan zevk alan bir güruh peyda olmuştur. Bu lâkırdıları en çok dillendirenler de takdir edersiniz ki ortanın solunda yer alan yurttaşlarımız arasından çıkmıştır ve/veya çıkmaktadır. Bu noktada ‘dilin kemiği yoktur’ dercesine bir soru gelip takılmaz mı düşünen varlık olmakla öğünen insanın aklına. Misal “İyi de kardeşim, beyni, kalbi, hatta ruhu 1968’e takılıp kalmış; ondan bir adım bile ileri gitmeyen, gidemeyen Devrimci kardeşlerimizin durumu ne olacak” diye sormazlar mı adama? Onların da, Humeynici softalardan bir farklarının olmadığı bariz olarak ortaya çıkmıyor mu? Dedik ya, şeytanın gör dediği; sor dediği sorular bunla... Devamı

Futbol Sadece Futbol Değildir

2014-06-13 01:43:00

    Depik sözcüğü, çoğu kişinin havsalası için bir şey ifade etmeyebilir. Çünkü ülkemizde dil ve tarih eğitimi özellikle de Türk tarihinin eğitimi ne yazık ki (maalesef) doğru dürüst verilmemektedir. Oysa 15. ve 16. yüzyılların, tarihçilerce “Türk asrı” olarak adlandırıldığı; başta Devlet-i Âliyye-i Osmanîyye (Osmanlı Hanedanlığı) olmak üzere Ed’devleti’t-Türkiyya (Memlûklar), Safevî Devleti, Babür Devleti diye giden güzidelerin Asya, Avrupa ve Afrika’dan oluşan eski dünyayı yönettikleri sonrasında 17. yüzyıldan itibaren işlerin yolunda gitmemeye başladığı söz gelimi Babür Devletinin, İngilizlerin tahakkümüne girdiği gibi gerçekler yeni nesillere mutlaka ve mutlaka öğretilmelidir.   Günümüzde Hindistan, Pakistan ve Bangladeş olarak adlandırılan bölgeye gelen İngiliz sömürgeciler burada, özellikle yaya (piyade) sınıfındaki Türk askerleri arasında tek kale karşılaşma (müsabaka, match) şeklinde -biraz da eğitim amaçlı olarak- oynanan “depik oyunu”nu görmüşler, beğenmişler ve bu oyunu ülkelerine götürerek dahası bir kale daha ekleyivererek kendilerine mal’etmişlerdir. Tıpkı Marko Polo’nun, Türk’ün eriştesini götürmesi; eriştenin adının spagettiye, makarnaya dönüşmesi üstüne üstlük Türk mutfağının en güzel yemeklerinden olan binlerce yıllık eriştenin birden bire İtalyanların millî yemeği oluvermesi gibi!.. Polo oyununun da yine atlı (süvari) Türk askerlerinin talim amaçlı oynadıkları bir oyun olduğunu ve Türk boyları ile birlikte Avrupa’ya taşındığını yine okçuluk, cirit, hatta ve hatta karate, kung fu gibi bireysel savunma idma... Devamı

Dil Bir Köprüdür

2014-06-13 01:42:00

  Atatürk’ün de buyurduğu gibi “Dil bir köprüdür.” Türkiye ile Türkistan’ı birbirine bağlayan altın köprü... Çanakkale Savaşları sırasında okumak için yanına aldığı kitaplardan biri de ‘Uygur Türkçesi Sözlüğü’ olan Mustafa Kemal’in dilde sadeleşme daha doğrusu Türkiye Türkçesi ile Türkistan Türkçesini birbirine yakınlaştırma fikri tâ gençlik yıllarına kadar dayanmaktadır. Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları kurulup da dil çalışmalarına başlandığında ilk başvurulan kaynaklar Ulu Türkistan’da bulunan, Ulu Türkistan’dan tedarik edilen kültürel değerler olmuştur malûmunuz.     Ama ne yazık ki bu köprünün aşınmasına yol açan etkenlerden (âmil, factor) biri de öz türkçecilik akımı oluştur.  “En büyük hayâlim, Ankara’da basılan bir gazetenin Türkiye’den, Uygurlara kadar tüm Türkler tarafından okunup anlaşılmasıdır.” diyen Atatürk’ün, iyi niyetle başlattığı dilde sadeleşme, öze dönme hareketi bir zaman sonra özellikle de onun ölümünü takip eden yıllarda amacından sapmıştır. Uzun yıllar özel kâtipliğini yapan ve ömrünün son zamanlarına kadar yanından hiç ayrılmayan Refik Halit Karay’a hitaben “Çocuk, dil konusunda yanlış yola sapmışız.” diyen de bizzat Atatürk olmuştur. Zira dilin canlı bir varlık gibi yaşadığı göz ardı edilerek lokantaya, ‘otlangaç’; misale, ‘örnek’ demek suretiyle Türkçemiz hırpalanmıştır. Arapçadan gelen ‘misal’e dudak büküp de, Ermeniceden gelen ‘örnek’ sözcüğünü baş tac... Devamı

Çocuk Tipolojisi

2014-06-13 01:52:00

  Seni gidi seni; seni gündüzleme seni; sen var ya sen gibi halk ağzında deyimleşmiş söz kümelerini duymuşsunuz mutlaka. Misal ‘gidi’ sözcüğün herhangi bir anlamı yoktur. Edattır. Kelimeleri bağlar ve anlam yoğunluğu verir.   Gündüzleme ne demek, derseniz; afacan, yaramaz çocuklara denir. Fırlama gibi! Gündüz mamûlü imâsında bulunur. Mamûl ne demek, derseniz; eşya, ürün, üretilen bir şeydir kastedilen.  İmalattan gelir. Osmanlı Türkçesinde kullanılmıştır. Yani Türkçeleşmiştir. Gece yapılan çocukların uslu; gündüz yapılanların fırlama olduklarına dair inancın imâsıdır bu lâflar.   Eskiden Anadolu’daki evler iki, bilemediniz üç odadan oluşan bir nevi küçük kulübelerdi. Son evlenen oğul ve gelin kaynana kaynata ile otururdu. Yeni evlenmiş bir gelin-güvey ne yapsın; gece vuslata erme ihtimali düşerdi ister istemez. Zira o işin bir de çimmesi; şır şır su dökünmesi vardı. Gece, millet duyardı! Öte yandan ateş bacayı sarmış. Şişenin dibi meselesi!.. Tenhada menhada, bağda bahçede ya Allah, bismillah! İlk çocukların gündüzleme olma ihtimali yükselirdi böylelikle.   İkinciler, genelde gececi olur.. Az, saf olurlar ondan.. Usludurlar. İçlerine kapanıktırlar;  kırılgan, duygusal… Masum, eline vur ekmeğini al filân.. İkincilere acımak gerekir aslında. El üstünde tutulan birincilerin yanında, onun baskısı altında ezilirler. İkincilere sevgi kalmaz. Birincilerin eskileri ile büyürler. Birincilerden arta kalan sevgiyle yetinirler.   Son çocuğa da güzleme derler. Güzleme, yani ömrün sonbaharı gibi. Biraz marazlı, takıntılı, hayırsız, sağı solu belli olmayan bir tip olma ihtimal... Devamı

Büyükler ve Darbeler.. Apolet ile Kravatın Sidik Yarışı

2014-06-12 21:41:00

  Türk halkı, Ankara’daki beyzadeleri “büyüklerimiz” diye tanımlar. O zaman diğer taraf yani halk ne oluyor? Halk kendisini “küçükler” olarak görüyor demek ki. Aşağılık kuruntusu (kompleks) yahut da korkusu bu değil de nedir? “Ne olacak bu memleketin hâli?” türü geyik muhabbetleri ile yetinen, yetinmek zorunda kalan geniş halk yığınları nasıl büyük olsun ki? Meydan apoletli ve kravatlı büyüklerden geçilmezken hem de.   28.12.1996 tarihli Hürriyet gazetesinde Süleyman Demirel’in bir beyanatı yayınlanır. “Bakanlar kurulu siyasî bir müessesedir. Ama MGK devlettir!” diyen Demirel de büyüklerin safında yer aldığını ilân etmiştir böylelikle. Aşüfte demokrasinin kaypak şövalyesi yine her zamanki gibi şapkasına davranmıştır. Bu beyanat, Türkiye’deki demokrasi geleneğinin günden güne gelişmek, kurumsallaşmak yerine; gerilediğini, yozlaştığını göstermesi açısından ibretliktir. Niye, derseniz; alın size bir anı: Necip Fazıl, 2. Dünya Savaşının ortalarına doğru Genelkurmay’a, Fevzi Çakmak Paşa’yı ziyarete gider. Paşa, gidişattan memnun değildir. Necip Fazıl, ihtilali ima ederek,”Niçin müdahale etmiyorsunuz?” gibilerinden konuşunca, “Ben yeniçeri değilim!” der Paşa. Gerçekten de adının büyüklüğünün hakkını veren bir adamdır Çakmak Paşa. Sonraki yıllarda, çakıl taşı mucibince gelen bir kısım subaylar Peygamber Ocağının itibarını zedelemiştir maalesef.   Mustafa Kemal 1909’da İttihat ve Terakki Kongresinde ordu mensuplarının siyasetten çıkarılması gerektiğini ya da ordudan istifa etmeleri gerektiğini savunan bir konuşma yapar. Ama anlayan kim? Birkaç yıl sonra Balkan devletçikleri... Devamı

Bozkurt İşareti

2014-06-12 21:27:00

  Bozkurt işareti, merkezinde Türkiye olan; Moğolistan’dan, Macaristan’a dek uzanan bir büyük coğrafyanın birliğini simgeler.. Bu birliğe Japonya, Kore ve Finlandiya da dâhil edilebilir. Hatta Estonya, Litvanya…   Biz, sonu 'p' ile biten üç harflilerle pek ilgilenmiyoruz.. 29 harfle hatta Göktürk alfabesindeki 34 harfle ilgileniyoruz.. Haliyle AKP, CHP, MHP, HDP gibi oluşumlar günlük siyasete hizmet eden vasıtalar olduğu için bunlardan uzak duruyoruz. Ama hükümet olmaları halinde millî ülkü kapsamında yahut paralelinde işbirliğine de hayır demiyoruz. Burada kıstasımızın ferdî çıkarlar olmayıp; millî menfaatler olduğunun bilinmesini istiyoruz.   “Edirne’den, Kars’a kadar” edebiyatının artık çok sığ kaldığı hatta yavanlaştığı ortadadır. Haliyle pergelin bir ucunu Ankara Kalesi’ne çakıp, diğer ucuyla Macaristan’dan, Malezya’ya; Tataristan’dan Tanzanya’ya kadar bir hat çekmenin zamanı gelmiş hatta geçmektedir. Dünya devleti olmak için, dünya siyaseti gütmek gerekir. Türk dış politikası da bu minval üzere adımlarını atmalıdır. Misal Macaristan'ın Jobbik Partisi lideri Vona Gábor yakından takip edilmelidir. Bizim unuttuğumuz geçmişi, değerleri o dillendirmektedir zira.   Aziz Dolu Atabey 15.05.2014 Perş.   https://twitter.com/azizdolu... Devamı

Bedelli Askerlik Lâkırdısı

2014-06-13 07:39:00

    Bizim Yörükler, eskiden dört erkek çocuk hedefini koyarlarmış istikbale, muştulu yarınlara dair. Yörük anaları-ataları biri davara, biri bağa-bahçeye, biri devlete-vatana; kalan da bize baksın derlermiş. Kız çocukları zaten emanet... Bu töre yüzlerce yıllık bir süreçten geçerek bugünlere kadar gelmiştir. Çağın gerekleri, şartları, imkânları ölçüsünde günümüz Yörükleri bu en az dört erkek çocuk hedefini biraz budayarak bir erkek bir kız, bilemediniz iki erkek bir kız olarak güncellemişlerdir. Gaye yine aynı kaygıların, niyetlerin güdülmesidir. Kız, anasına; erkek çocuğun biri babasına kol-kanat gerecektir. Bağa, bahçeye ve -kalmışsa- davara da bakacaktır tabi. Kalan diğer erkek çocuk ise ya bir okula ya da namlı bir ustanın yanına çırak olarak verilmiştir. Okuyup, büyük adam olması yahut iyi bir usta olup, parmakla gösterilmesi umut edilmiştir. Bu görev dağılımında çocukların ilgi, istek ve istidatları da belirleyici olmuştur elbette.    Kalan diğer erkek çocuk okuyacak; anasına, atasına, vatanına hayırlı bir evlat olacaktır. Obanın, devlet kapısında eli, kolu, ayağı olacaktır. Beyni olacaktır vesselâm. Zira ‘devlet ebed-müddet’ kaygısıdır ağır basan. Bu durumun müsebbibi ise -bize göre- binlerce yıllık tarihimizden alınan, çıkarılan derslerdir takdir ederseniz. Zira Hun hanedanlıklarından günümüze kadar geçen sürede Türk devleti, Türk kadının kasığından düşenlerin omuzlarında yükselmiş; bilmem hangi millete ait kadınların kucağında büyüyenlerin eliyle de rezil-rüsva olmuş, zelil bir halde yıkılıp gitmiştir. Çinli kadından olan tiginler (tekin) Hunların, Göktürklerin, Uygurların başı... Devamı

Batı’da Din Anlayışı ve Laiklik

2014-06-12 21:23:00

  Laiklik, eski Yunancada “laos” yani halk demektir. Sonradan bir dine mensup olmayan halk anlamı kazandı. Katolik inançta ruhban sınıfın dışında kalan halk kesimlerini ifade eder. Laik, ruhbanî olmayan demektir kısacası. Batı, dine bu pencereden bakmaktadır. Hem de Rönesans’tan, Luther’den bu yana.   Batılıların vesayetçi (misal kayyımlık makamı) din anlayışı; kulun, kula kul edilmesi…   Abdülkerim Süruş’a göre Batı aydınlanması doğrudan doğruya ruhaniyete karşı çıkmıştır. Doğrudur. Ruhban sınıfını ve icraatlarını reddetmiştir (protesto), böylece Reddiyecilik (Protestanlık) doğmuştur. Şurası da bir gerçektir ki Batılı aydınlanmacılar, reddettikleri ruhaniyetin yerine bir şey koyamamışlardır. Sonu “-izm” ile biten bir sürü deli saçması kuramı, ‘beşer-şaşar’ sözünü doğrularcasına ortaya atmışlar ve ‘sıfıra sıfır, elde var sıfır’ hal-i pürmelâli içerisinde çırpınıp durmuşlardır. Aslında bu noktada Elmalılı Hamdi Yazır Hocaefendinin tespitine kulak vermek gerekir. Güneş, yani İslâm’ın Batı’dan tekrar doğacağına dair mantıksal çıkarım, temenni belki de gerçekleşecektir. Kim bilir? Ne demişler: Arayan belasını da bulur, Mevlâ’sını da. Belasını bulan Batı, Mevlâ’sını da bulacaktır elbette.   Aziz Dolu Atabey Serik.. 2-3 Ağustos 2008   https://twitter.com/azizdolu... Devamı

Batı Kültürü ve Milliyetçi - Muhafazakâr Cephe

2014-06-12 21:17:00

  Batı kültürü bir bataklıktır ve bataklıkta ancak kamış yetişir. Ele alındığında ney olup inleyen… Avrupa tarihinin hep kan ve gözyaşı olması bundandır. Oysa ekseriyeti Müslüman olan Doğu güller, bülbüller diyarıdır. İklimi, gönül iklimidir.   Batı kültürü bir mağaradır. Bizim aydınlarımızın ekseriyeti de -maalesef- bu mağaraya hapsolmuş birer yarasadan farksızdır. Mağaranın dışına çıkmak gibi bir dertleri, düşünceleri de yoktur muhteremlerin. Hoş, çıkmaya cesaretleri de yoktur. Zira İslâm güneşi dışarısını ışıl ışıl aydınlatmaktadır. Gözlerinin kamaşmasından korkarlar. Dahası üç asırdır yalanla, dolanla kandırdıkları milletin gerçeği görme ihtimali yüreklerini hoplatır. Milletin, kendilerini tükürüğe boğmasından çekinirler.   Türk aydını, adının önüne konan ‘Türk’ tanımına bile lâyık değildir. Sağ ve sol diye kabaca iki terkibe (group) ayrılan ülkemiz aydınında basiret ve erdem aramak ham hayâldir. Zira 1990’lı yıllara kadar Sağ, kapitalist Batı’ya gebedir; Sol ise komünist kuzeye kul köle… Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin (SSCP) dağılışı bir milat olmuş, aydınların bakış açıları, davranış kalıpları bu tarihten sonra hallaç pamuğuna dönmüştür. Özellikle Sol kesim eşekten düşmüşe dönmüştür neredeyse. Soğuk savaşın son bulması, komünist felsefenin eşek cennetini boylaması üzerine ‘öküz öldü, otaklık bozuldu’ diyerek Batılıların sırtlarını dönmeleri, dahası PKK’ya da alenen yardım etmeleri ise Sağ kesimdeki aydınların eşek tepmişe dönmelerine yol açmıştır. Bu hengâmede istifini bozmayan kesim ise bize göre milliyetçi-muhafazakâr cephe... Devamı

Alengirli İşler Bu İşler

2014-06-12 21:01:00

  İstanbul Padişahı Şaban Teyyo Erkendoğan bir Cuma günü kalkmış İşkembe-i Kübra’dan Atma Makamı Başkanı Ayıbettin Karamulla Efendiyi aramış. Efendi, dimiş; yalı sakinlerinin huzuru ve selâmeti açısından ve dahi gördüğümüz lüzum üzre Mahsun Masum Katipzâde adlı kulun ruhunu bedeninden ayırsak dimiş; dînen bi sakınca var m’ola? Karamulla Efendi düşünmüş taşınmış; kazın, tavuğun hesabını yapmış ve mübarek Cuma’nın da hatırını gözeterek, uzunlamasına şöyle bir  “Yoktur!” sallamış.   Bu sevinçli haberi alan Padişah Erkendoğan hemen Kürdoğlu Fidan Han’ı aramış. Bre kulum, dimiş; Katipzâde kulun kalemini kırmaya muvaffak olduk. Tez vakitte bu işi halledip, yüzümüzü ak eyleyesüz! Fidan Han buyruğu alınca durur mu? Hemen sağa-sola ulaklar, katarlar göndermiş. Katipzâde’nin bir peygamberdevesine binip, memleket memleket dolaştığını öğrenmiş. Öğrenince de dost ve müttefik kabile reislerine haber yollamış. Herkes ordusunu toplasın, gelsün dimiş. Karadan, denizden, havadan hücum idip, Katipzâde’nin üzerine varmışlar. Gavurdağı dinen yirde çullanmışlar üzerine. Önce peygamberdevesini çöktürmüşler. Sonra garibi öldürmüşler.   Şimdi dostlar! Mış’lı, miş’li cümlelerle kurguladığımız yukarıdaki fıkrayı, nükteyi (adı her neyse) hiçbir delilin, ispatın olmadığını bile bile basın yayın organlarında yayınlamanın, milletin aklıyla, fikriyle, izanıyla alay etmenin gereği var mıdır Allah aşkına? Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu Allah’ına inanan, Peygamberini seven, ülkesine-milletine hizmet etmeye gayret eden velhâsıl fikirleriyle, yaşantısı birebir örtüşen bir güzel insandı malûmunuz. Bırakın bu g&uu... Devamı

Akıl Denen Uğru (Kesmiş İzan Yolunu)

2014-06-12 20:57:00

Akıl, insana bahşedilen en büyük nimetlerden biridir kuşkusuz. Bununla birlikte, insanoğlunun başına musallat edilen en büyük imtihan vasıtalarından da biridir. Bu musallat olma hâli, musalla taşına kadar sürüp gider velhâsıl.   Batılılar akla çok büyük ehemmiyet vermişlerdir. Doğu âlemi ise aklın yanına bir de kalbi yerleştirmiştir. Ki olması gereken de budur aslında.   Her mesele akılla çözülse idi Hz. Âdem’in oğullarından biri katil, diğeri maktul olur muydu? Ya Hz. Nuh’un sulara gömülen oğlu akıllı değil miydi? Firavun’a, Nemrut’a ne demeli? Birinin secdesi asırlarca sürdü; öbürü, kafasının içinde bir sivrisinekle göçüp gitti şu âlemden. Ebu Lehepler, Ebu Cehiller sürü sürü… Yakın zamanlarda Haluklar, Cevdetler sahne almış.  Öyleyse akıl da bir yere kadar. Zira yukarıda saydıklarımız ne akılsızdı, ne de mankurt!..   “Babam, sadece beni sever”. “Yüksek bir dağa çıkıp, tufandan kurtulurum”, “İmana gelip (gelmiş gibi yapıp) secde edersem, Allah beni affeder” gibi düşünceler de sonuçta birer akıl yürütme olduğuna göre akıl, olsa olsa cürmü kadar yer yakacak bir araçtır.   Batılı dindâr şirk ehlidir (müşrik) haddizatında. Allah’a oğul, kız isnat etme suçu yani ortak koşma… Kur’an-ı Kerim’de yer alan 9/28 ve 6/106. ayetler müşrikler necistir, onlardan yüz çevrilmelidir der.  Batılı dindarlarda günah çıkarma vs. uygulamalar, kilise tahakkümü, baskısı, zorbalığı…   İslâm demek, Kur’an demektir. Haliyle İslâm’ı reformist, modernist, faşist, sosyalist, anarşist vs. bilmem ne ‘&n... Devamı

Tarih Bilinci

2014-06-12 21:04:00

    Karizma için can atan Türk gençliğine, karizma sözcüğünün ünlü Türk bilgini Harezmî’nin adından türediğini adamakıllı bir öğretebilseydik bir çok sorun kendiliğinden hallolurdu. Oysaki okullarımızda, camilerimizde Türk tarihinin esamisi bile okunmuyor ne yazık ki. Tarih bilinci gelişmemiş bir toplumun yarınlara dair umudu, hayali, gayesi ne kadar parlak olabilir ki? Ancak başkalarının izin verdiği, uygun bulduğu kadar! O da, at gözlüğü ile ne kadar olunabilirse!  --- Azerbaycan kuzeyiyle-güneyiyle bir bütün olup; Türkiye ile Türkistan arasında sağlam durması, sağlam kalması gereken bir köprüdür. Altın bir köprüdür. Bunu böyle bilip, buna göre millî politikalar üretilmelidir. Türkiye ile Türkistan arasındaki tarihî bütünlüğün kesintiye uğramaması lâzımdır. Dahası Karabağ’ı, Hocalı’yı unutmak demek Türklüğümüzü, Müslümanlığımızı ve de insanlığımızı unutmak demektir. --- Çinliler bizi sevmez. Niye? Yüreklerine sinen korkunun tezahürü neredeyse aydan bile görülüyor da ondan.  Ruslar sevmez. Niye? Kutuplara hapsetmişiz adamları. Farisîler sevmez. Ülkelerini ellerinden almışız. Araplar sevmez. İslâm sancağını kapmışız ellerinden. Avrupalılar sevmez. Amerika’ya kadar gitmişler bizim yüzümüzden. ”Ben hiçbir Yunan görmedim Türk’ü sevsin. Yazılarında devamlı <En iyi Türk, ölü Türk’tür.> derler” diyor Batı Trakyalı araştırmacı yazar Özkan Hüseyin.  Peki, bizi niye sevmezler? Adamları tarihten silmişiz de ondan! Durum böyleyken, bir dönem Türkiye’de antik Yunan sevdalısı antika ad... Devamı

Millî Eğitim'de Şekil Modernciliği

2014-06-12 20:58:00

  Milli Eğitim Bakanlığının ne yaptığı yahut ne yapmaya çalıştığı hususunda birçok eğitim çalışanının akıl tutulması yaşadığı; dumura uğramış bir beyinle ortalıkta ebcel ebcel dolaştığı malûmunuzdur sanırım. İngiltere’de öğrenciler 150 yıldır aynı sistemle okullarına gidip-gelirken, bizde eskiden her 15 yılda, son 15 yılda ise abartısız her 15 ayda bir sistem değişikliği ile hem öğretmenlerin, hem öğrencilerin ve hem de velilerin hallaç pamuğu gibi oradan oraya savrulup durduklarına şahit olmaktayız. Bir atama ve/veya tayin döneminde bile bocalayan üst yönetimin, yeni bir eğitim-öğretim yılının başında kılık-kıyafet serbestliği mevzuu dışında elle tutulur bir yeniliği, bir değişikliği olup olmadığının sorgulanması tabiidir elbette. Tanzimatçılardan, ilk dönem Cumhuriyetçilerine geçen ‘şekil modernciliği’ maalesef şimdilerde İslâmcı olarak tanınan, takdim edilen dahası kendilerinin de ifadesiyle sabit olan bir siyasî fırkanın da başına bela olmuş durumdadır. Cumhuriyetin ilk yıllarını -haklı veya haksız gerekçelerle- acımasızca eleştiren zevat bugün aynı at gözlüğünü kendileri takmış durumdadır. Okullarımızda serbest kıyafet uygulaması basit bir uygulama olmakla birlikte, abartılmakta bir nevi reform olarak hatta bütün sorunların anası olarak telâkki edilmektedir. Velhasıl föt(ü)r şapka giymekle medeni olacağını sanan gafillere, serbest kıyafetle çağ atlayacağını sanan yeni gafiller eklenmektedir. Yıllarca vatandaşının kafasına değil de kılına-kâkülüne, etek boyuna, başörtüsüne kısacası orasına-burasına bakan sakat, sakat olduğu kadar da sapık düşüncenin hortlamaması en büyük temennimizdir canlar. Örgün eğitim ve yaygın eğitim kurumlarının fizikî donanımlarının modernliği konusunda ça... Devamı

Yerel Yönetimler, Feodalite ve Çoğulcu Yönetişim

2014-06-12 20:46:00

  Yerel yönetimler yasası cumhuriyetin ilk yıllarına dayanır. Hatta hanedanlık (Osmanlı) Türkiye’sine kadar uzanan bir yerel yönetim geleneğine sahip olduğumuz da vakıadır. Böyle olunca da bütün yetkiler, Ankara/Kızılay’da bulunan estetik mağduru 3-5 binaya tıkıştırılmış; bu binaları işgal eden, bu binalarda iştigal eden 3-5 zevata padişahlıkta bile olmayan yetkiler bahşedilmiştir. Eğri oturup, doğru konuşacak olursak cumhuriyet ve/veya demokrasi mevzubahis (söz konusu) olduğunda bu ağalık düzeninin (regime/rejim) anlamsızlığı da mantıksızlığı da ortadadır.   Yerel yönetimlerin ön atası site devletleri sayılabilir mi? Ya da oba, beylik, hanlık vb. Türk motifleri… Tabi ki de sayılabilir. Selçuklu’da Artuklu, Danişmendli, Mengücekli, Saltuklu gibi beylikler; Erbil (Beğteginliler), Musul (Zengîler) , Şam (Börüler/Böriler) gibi yöreleri idare eden Atabeylikler ile Osmanlı’da Kırım Hanlığı, Mısır, Cezayir gibi eyaletler birer yerinden yönetim düzeni olup; çağının da bir hayli ilerisindedir. Türkiye’nin takip etmesi lâzım gelen yönetim şekli (model) de -bazı çekincelerin giderilmesi kaydıyla- bu düzen olmalıdır bize kalırsa. Ama önce yerel yönetim karşıtlarının taşıdığı kaygıların giderilmesi elzemdir. Yerinden yönetim, ama nereye kadar? Güçsüz yerel yönetimler, talana karşı zayıf… İktidar fırkası (party) hegemonyası…  Yetki devri sorunu… İç kanama yani bütçe açıkları meselesi… Bunlar, reddiyecilerin ortaya sürdüğü belli başlı gerekçeler (argüman) olarak kabul edilebilir. Bölücü terör kaynaklı sorunlar da cabası. Bütün bu çekincelere rağmen, çözüm basittir aslında. Görev ve sorumlulukların genele ... Devamı

Örtülü Ödenek Hırsızlığı

2014-06-12 20:44:00

    Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben nenemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken az gidip uz gidip yakın mı yakın bir diyara, güzel mi güzel bir ülkeye varılırmış. Bu güzel ülkenin şirin mi şirin bir beldesinde bir devlet tekkesi ve bu devlet tekkesinin şahsına münhâsır diye tabir edilebilecek bir de zevatı varmış. Tekkenin hâli içler acısı, zevatının durumu Pembe gacısı gibiymiş. Bu madde ve mânâ viranesi mekânda hırsızlığın, arsızlığın, yolsuzluğun ve usulsüzlüğün bini bir paraymış. Kapısından girip de çamura batmayan, batmasa da midesi kalkmayan kalmazmış. Midesi hassas olup, bu kokuşmuşluğa dayanamayanların da başına türlü türlü gaileler, musibetler gelirmiş. Kimisi kahpelik etmeye çalışırmış; kimisi de bu kahpeliğe kılıf uydurmaya çabalarmış. Âhi Evran Hazretlerinden habersiz üç beş esnafın yahut da ‘bugün git, yarın gel’ zihniyetinden artakalmış birkaç zübüğün yanında kara propagandanın âlâsı yapılır, karaya, ak; aka, kara dedirtilirmiş. Zira her biri, bir diğerine gebe imiş bu zevatın. Piçliklerinin ve pisliklerinin ortaya dökülmesinden ödleri koparmış bu bîşereflerin.   Tekkede neler olmazmış ki? Devlet malı namus, yiyen deyyus diyenlere aldırmadan aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yumulunurmuş yetim hakkına. Kimisi devletin arabası, benzini ile hastane hastane dolaşırmış, özel rahatsızlığı olan hatununun tahlilleri için; kimisi gösterişli lokantalarda (restaurant) ‘acılı Adana’ları bağırsağına doldurup üstüne de rakı bardağı tokuştururmuş. “Nasıl yani?” derseniz o ülkede her tekke devlet içinde devlet olurmuş. Haliyle her tekkede bir örtülü &ou... Devamı