Asa, Değil; Musa Olmak

2014-07-10 08:03:00

  Balkan savaşlarının hezimetle sonuçlanması, bütün dünyada şaşkınlıkla karşılanmıştır dersek abartmış olmayız herhâlde. Zira daha dün gibi bir tarihte Osmanlı’ya bağlı birer eyalet olan Balkan devletçikleri, İstanbul’un az ötesine kadar gelebilmeyi başarmış ve Bab-ı Âli’de bir depremin vuku bulmasına sebep olmuştur. Aslında Devlet-i Âli’nin yenilgiyi tadacağı, savaştan önce de ayan beyan ortada iken (Gazi Mustafa Kemal’in de bu yönde görüşleri vardır.) yine de Osmanlı için, Viyana bozgunundan sonraki en acı hezimet olduğu ortak kanaattir. (Koskoca Osmanlı’nın, Batılıların korumasına muhtaç olmasını kastediyorum canlar.) Alınan bu yenilgi ile Osmanlı’nın millî gururu öyle çok incinmiştir ki, Osmanlı aydınları için bir dönüm noktası olmuştur. Türk Ocaklarının kurulması (1912) da bu buhranlı günlere denk gelir. Türkistan’dan, Balkanlardan kopup gelen ve milyonlarla açıklanan insan güruhu arasında, aydın vasfına haiz (sahip) insanlar da vardı. Rus zulmü, Çin zulmü, Balkanlardaki komitacı vahşetleri… diye giden ıstıraplar, hüsranlar doğal olarak Osmanlı aydınlarının da bir yerde isyan etmelerine ve Türkçü-Turancı bir dünya görüşünü benimsemelerine neden olmuştur. Kuva-yı Milliye hareketini başlatıp, başarıyla sonuçlandıran da bu akımdır. İkinci Dünya Savaşının ardından (akabinde) ise çeşitli sebeplere bağlı olarak Türkçüler, İslâmcılar ve solcular (sosyalist) bertaraf olmuş; ülke, -Amerika’nın da etkisiyle- manevî (moral) üstünlüğü ele geçiren batıcı liberallerin tahakkümüne girmiştir. Mevzu siyasî olduğu için, biz kıyısından dolaşalım.   Peki, ama Osmanlı niye yenilmişti... Devamı

O Bir Celâl Talabanî’dir

2014-06-30 23:59:00

  Irak’ın kuzeyinde yer alan Kürt (Guranî & Soranî) Bölgesi söz konusu olduğunda belli başlı iki fırkadan (party) ve iki siyasî figürden söz edilebilir. Bunlardan biri, Kürdistan Demokratik Partisi ve Mesut Barzanî; diğeri ise Kürdistan Yurtseverler Birliği ve Celâl Talabanî’dir. Hem hısım hem hasım olan; Zap Suyu’nun iki yanında varlıklarını sürdüren; kimilerince “düşman kardeşler” olarak adlandırılan; aralarındaki rekabet, Kayılar ve Avşarlar arasında asırlar boyu kıyasıya sürmüş olan mücadeleyi andıran iki Kürt fırkası ve bunların başındaki isimler özellikle de Celâl Talabanî sosyolojik açıdan incelenmeye değer birer denek olarak kabul edilmelidir.   KDP 1947 yılında yerel aşiretlerin desteğiyle, Kürt kökenli aydınlar tarafından kurulmuştur. Fırka ağırlıklı olarak, yerel dilde Bahdinan olarak adlandırılan Zap Suyu’nun batısında yer alan aşiretlerin (oymak) desteği ile bugünlere gelmiştir. Bu destekçiler Barzanî, Berzenci, Brifkan, Havranî, Herkî, Hevement, Metinî, Miran, Selivan, Sürçî, Zebarî, Ziyaî vb. aşiretler olup; bunlar Türkiye’de Hakkâri, Şırnak gibi illerde varlıklarını sürdüren bir kısım aşiretlerle de yakın akrabadırlar. Bölgede konuşulan dil, Türkiye Kürtçesiyle (Kurmançca) neredeyse aynıdır. Dahası bu aşiretler arasında köklü bir Nakşibendîlik geleneği sürmekte olup; Bahdinan bölgesindeki Nakşî şeyhleri ya buradaki aşiretlerden çıkmakta ya da bu aşiretlerin özellikle de Barzanlıların himayesinde irşad faaliyetlerini sürdürmektedir. Dünya Nakşîliğinin en büyük merkezi ise -Erzincan, Uşak, İstanbul gibi illerde de kolları olmakla birlikte- hâlihazırda Adıyaman’ın, Kâhta ilçesinde bulunan Menzil Dergâhı olarak kabul edilebilir. Dil, kültür ve akrabalık bağları açısından Türkiye’ye yakın olan KDP’ye kurulduğu yıllarda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (Rusya) sonra sırasıyla ABD, İngiltere, İsrail destek vermiş olup; şimdilerde ise Türkiye’nin desteği söz konusudur.     Türkiye’de yaşamış bir Nakşî şeyhinin mezhep ve tarikatla... Devamı

Türkiye - Pakistan Kardeşliği

2014-06-14 02:44:00

  Halkıyla ve devlet kurumlarıyla iki kardeş ülke: Türkiye ve Pakistan... İki ülkenin kaderleri, bağımsızlık süreçleri, demokrasileri birbirine çok benzer. Daha doğrusu Türkiye, ağabey; Pakistan, küçük kardeştir bu tarihi süreçte... Türkiye söz konusu olduğunda küçük kardeşler o kadar çoktur ki; İran, Afganistan… diye uzar gider zincir. Ama Pakistan’ın ayrı bir yeri ve önemi vardır. Pakistan daha bir başka benzer Türkiye’ye. Söz gelimi millî şairleri çok benzer; Mehmet Âkif ve Muhammed İkbâl birbirlerinin ruh ikizleridir sanki. Sırtında emanet palto ile dolaşırken millî marş için konan ödülü kabul etmeyen Âkif, tek ceketini Kuva-yı Milliyecilere bağışlayan İkbâl… İstiklâl Harbimiz (Bağımsızlık Savaşı) yahut Kıbrıs Barış Harekâtımız sırasında kimlerin bize destek çıktıklarını bir hatırlayın.  Dahası 24 Eylül 2013’teki Pakistan depremini bir düşünün. Pakistan, kimin omzuna başını dayayıp ağlamıştı? Türkiye’nin! İşte din kardeşliği, işte insanlık budur. Medeniyetse, işte İslâm Medeniyeti... Mehdi derseniz alın size Türk Milleti!.   Doğusu bölünerek, Bangladeş yapılan yaralı Pakistan ve Güneydoğusuna göz dikilen Türkiye… Parçalanma korkusunun sebep olduğu sıkıntılar, kargaşalar… Oysa bu sıkıntıların giderilmesi korkuyla karışık bir içe kapanma ile değil; aksine büyüyüp gelişmeyle, genişlemeyle mümkün olabilecektir. İngilizlerin dalavereleri sonucu dili bir, dini bir olan ülkelerinin Pakistan ve Bangladeş diye ikiye ayrılması Osmanlı’ya ne kadar da benzemektedir değil mi? Osmanlı da Batı Trakya’yı, Kerkük’ü, Kıbrıs’ı, Kafkasları (Azerbaycan ve havalisi) istemeye istemeye bırakmamış mıydı? Ya Kırım'a, Bosna'ya, Mısır’a, Filistin’e ne demeli? Ankara’nın, onlarca yıldır mahzun durmasının sebebi bu ayrılıklar, kopuşlar değil de nedir?   Pakistan’da konuşulan dil, güzel dilimiz Türkçeye akrabadır. Şöyle ki başta Babürlüler olmak üzere Harzemşahlar, Timurlular, Avşarlar vb. çeşitli Türk Hanedanlıkları zamanında Pakistan, Hindistan taraflarını fetheden Tü... Devamı

Türk Tarihinin Başlangıcı

2014-06-14 02:19:00

  Tarih, bir milletin hafızasıdır. Eğer siz, yeni nesillere tarihini öğretmezseniz birkaç kuşak sonra o milletin hafızasının silineceğini de öngörmelisiniz. Milletin hafızasının balık hafızasına dönüştürülmesi ise o milletin eninde sonunda alık alık gidip bir oltaya yakalanması ile son bulacaktır. Emperyalizmin oltasına!..   Türk tarihinin başlangıç noktası ile ilgili tartışmalar özellikle Osmanlı Hanedanlığının son yılları ile Cumhuriyetin ilk yılları arasında yoğunlaşmıştır. Meselenin halli için epeyce bir zaman geçmesi gerekmiş, bizzat Atatürk’ün de tartışmalara müdahil (taraf) olması ile tarihimizin Metelere, Alp Er Tungalara kadar gitmesinin önündeki engeller kaldırılmıştır. O yıllarda Türk tarihini kimisi 751’le, kimisi 1071’le, kimisi de 1919 yahut 1923’le başlatmaya kalkmıştır. Adı geçen tarihleri kabul edenlere göre, bu tarihler Türk tarihinin başlangıcıdır. Yani bir yerde ‘sıfır’ olarak kabul edilir. Böyle bir mantığın ilmi tahlildeki değeri de bize göre ‘sıfır’dır. Türk milletini, yetiştirme yurtlarında akıl baliğ olmuş; soyunu-sopunu, geçmişini bilemeyen mazlumlar gibi algılamak olsa olsa ahmaklıktır. Zira Mustafa Kemal, 1919’dan önce de Mustafa Kemal’di. Alpaslan, 1071’den önce de Alpaslan’dı. Haliyle Türkler, 751’den önce de Türk’tü! Ve Aliler, Ömerler de Müslüman olmadan önce birer putperestti!              Cumhuriyet dönemi aydınının Türk tarihi ile ilgili görüşlerinin temeli Osmanlı’ya dayanır. Tarihle ilgili tartışmalar, araştırmalar, bilimsel bulgular o yıllarda ortaya konulmaya başlanmıştır. Şinasilerle, Ahmet Vefik Paşalarla başlayan süreç Yusuf Ak&cc... Devamı

Bizim Aydınlarımız Biraz Mistiktir

2014-06-14 02:28:00

  Bizim aydınlarımız biraz mistiktir. Misal İlber Ortaylı “Tarih, hayatın öğretmenidir.” der. Bir başkası tarihin yerine, dîni koyar; sünneti, Hz. Ali’yi, Yavuz’u, Yunus’u filân. Kimisi mistik karşıtlığı (antimistik) iddiası ile Marks’ı, Darwin’i havsalasına (zihin) yerleştirmeye çabalasa da kız çocuğuna mistik isim vermeler, erkek çocuğunu sünnet ettirmeler, babanın cenaze namazını kılmalar, ananın hayır duasını almalar devam eder gider. İnşallah, maşallah duaları da haliyle... Ünlü sanatçımız Erkin Koray, mısra sonları “-Allah” lâfz-ı celili ile biten ironi yüklü şarkısı ile hayatları tutarsızlık üzerine bina edilmiş olan bu kesimleri belki de alaya alıyordur kim bilir? Ya şarkı eşliğinde gerdan kırıp, kalça burkmayı marifet sanan divânelere, zıvanadan çıkmışlara ne demeli?   “Bir hedef peşinde olduğun zaman yıldızlardan aşağısı ile kanaat etme.” diyen Arap şairine katılmamak elde mi? Oysa günümüz insanı kitle kültürünün dayanılmaz hafifliği, bir o kadar da egemenliği altında yaşayıp gitmektedir. Yalan yanlış, ağır aksak, sonradan görme yahut görmemiş bir yaşantı… Bu durumun sorumlusu (mesul) biraz da ülkemizin aydınlarıdır şüphesiz. Zira millete önder olmakla, millete köstek olmak arasında gidip gelen istikrarsız bir aydınlanma sürecidir söz konusu (mevzubahis) olan. Ve belki de aydınlanamama süreci… Haliyle bu sürecin sağlıklı olmadığı ortadadır. Türk edebiyatının pîrlerinden Necip Fâzıl’ın söylemiyle (tâbir) “ruh kökümüzü aydınlatan” Türk-İslâm kültür ve medeniyetinin temelleri orada durup dururken, başka kültür ve medeniyetlerden aparılmış, aşırılmış eğreti yapılara tenezz&u... Devamı

Turanî Bir Halk.. Kürtler

2014-06-14 02:14:00

  Türkler asimilâsyoncu değil; entegrasyoncu olmuşlardır tarih boyunca. Alt kimlikler birleşerek, üst kimliği oluşturmuştur hep. Kültür birliğini ve vatandaşlık bağını esas alan bir Türk irfanı (culture/kültür), Türk idrâkı (anlayış, akıl)  söz konusudur. Velhâsıl Türk kimliği dediğinizde, çok bileşenli bir yapıdan bahsediyorsunuz demektir. Bu kimliğin bileşenleri doğuda Sahalarla (Sakha/Saka), Uygurlarla başlar; batıda, Anadolu yarımadasını da aşarak, Macar ovalarına kadar ulaşır. Bu gönül birliğine -haklı olarak- Kore’yi, Japonya’yı, Fin ülkesini hatta Kuzey Amerika yerlilerini dâhil edenler de vardır.   Oğuz Kağan’ın 24 torunundan birisinin adının Kürt/Gurmanç olduğunu (Bügdüz Emen hadisesi ile bağ kurulabilir.); Yenisey anıtlarında Uygur Türklerinin Hakanının: “Ey Kürt Beyleri” diye seslendiği”; Anadolu Türkmen (Oğuz/Ogur) lehçesinde bulunmayan, ama Anadolu Gurmanç (Kürt, Guranî vs.) lehçesinde bulunan 532 Öntürkçe sözcük olduğunu misal bunların börte/börtü (kurtçuk, haşerat), buke/bike (güzel kız, gelin, gelinlik kız) diye uzayıp gittiğine dair bilgiler de kaynaklarda geçmektedir. Misal börtü sözcüğü Divan-ı Lügat’it Türk'te de yer alır. Arapça kökenli haşere sözcüğünün karşılığı (muadil) olarak kullanılmıştır. Dahası Kürtçede de vardır bu sözcük. Ve Kürtçede de haşere anlamında kullanılır. Kısacası (vel’hâsıl) İstanbul Türkçesine Arapçasını almışız; Kürtler (Gurmançlar), öz Türkçesini kullanıyorlar!. Türkiye’den Fahrettin Kırzıoğlu, yurt dışında da Nikitin gibi bilim adamları Kürtlerin doğu... Devamı

Toplumda Kadın.. Bir Garip Lâtif Cins

2014-06-14 12:11:00

  Ruh ve beden ikizi diyorlar hani. Beden ikizini bulmak kolay... Sokağa çıksanız üç beş adımda bir, bir beden ikizinize rastlarsınız. Asıl mesele ruh ikizini bulmakta. Bu noktada, işin nasip boyutu ağır basmaktadır hâliyle.   Kadın dediğin çınar gibi olmalı. Yeri, göğü doldurmalı. Yoksa baldırı çıplak palmiye neye yarar ki. Kültürümüzün şanssızlığı İran, Arap ve Rum üçgeninde sıkışıp kalmasıdır bize göre. Üç kültürde de kadın bir metâdır. Erkek egemen bir toplum yapısı vardır. Oysa biz Yörüğüz. Cariyelik, geyşalık yoktur bizim kültürümüzde. Kültürün tâ orta yerinde bir anıt gibi dimdik durur kadın.   “Senin okuduğun kitapların yazarı benim oğlum. Şeytanı okutan benim. Bana yediremezsin.” diyen bir kadın, erkeğe meydan okuyordur. Ama bu meydan okumada bile bir yenilgi, bir çâresizlik vardır. Eti senin, kemiği benim düstûru ile baba ocağından çıkan; evdeki hesap çarşıya uymayınca da çâresizlikten dört dönen kadınlar… Kimi iklimlerde, bir yatağa üçü, beşi birden doldurulan kadınlar. Kadınlarımız.   Ama Türkistan öyle mi ya? Erkeğin sol yanının hânı olmuştur hep. Tahtın sol yanında hep bir kadın oturmuştur. Devletin yarısıdır kadın. Sonradan, İran, Rum ve Arap kültürlerinin de etkisiyle ‘ben bilmem beyim bilir’ demeye başlanmış ve bu hâl zamanla Abdurrahim Karakoç üstâdımızın bir şiirinde de ifade ettiği gibi “Ben bilmem beyim, büyükler bilir.” mankurtluğuna kadar varmıştır.   Şu Adam Smith, kapitalizmin kuramını yazarken sanırım Türk kadınlarından ilhâm almış...........   Ağdalı dili ile, Türkçeye epeyce bir ezâ &c... Devamı

Suriye’de Türkmen Varlığı

2014-06-13 02:32:00

    Suriye’de deyim yerindeyse kan gövdeyi götürüyor. Humus, Halep gibi Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı şehirlerde, şehirlerimizde ölüm-kalım mücadelesi veriyor insanlar. Ve Suriye, dünkü vilayetimiz muştulu yarınlara erişmek için varını yoğunu ortaya koyuyor.   Irak ve Lübnan’da olduğu gibi Suriye’de de "Türkmen" olarak adlandırılan Türk toplulukları başta Halep olmak üzere; Rakka, Lazkiye, Hama, Humus, Şam Telkele, Kunteyra, Dera, Golan gibi şehirlerde yaşamaktadırlar. Türkler, bu topraklara Fırat ve Dicle nehirlerini takip ederek 7. ve 8. yüzyıllardan itibaren yerleşmeye başlamışlardır. Ardı ardına gelen hanedanlıklarının Ortadoğu’daki Türk hâkimiyetini kalıcı hâle getirmeleri sonucunda gönüllü yahut zorunlu iskân politikaları yoluyla Kerkük dolaylarından ve Anadolu’dan da yoğun miktarda Yörük-Türkmen göçleri olmuştur. Misâl Osmanlılar döneminde Batı Anadolu Yörük-Türkmenlerinin zorunlu iskân bölgeleri Balkanlar ve Kıbrıs'la birlikte Suriye'nin Rakka vb. şehirleri olmuştur.   Türkler 9. ve 11. yüzyıldan itibaren bölgede yerleşik olarak yaşayan bir nüfus yoğunluğuna sahiptirler. Suriye Türkleri, ilk devirlerde göçebe olarak hayatlarını sürdürmüşlerse de sonradan yerleşik düzene geçerek, köklü bir kültürel zenginlik oluşturmuşlardır. 1071 Malazgirt savaşından sonra aşağı ve yukarı Fırat boylarında, Saltuklular, Mengücekliler, Danişmentliler, Yınaloğulları, Artuklular, Atabeylikler gibi Türk Beylikleri bu topraklarda yani Ortadoğu’da kurulmuştur. Selçuklular, Eyyubîler, Memluklar ve Osmanlılar Suriye'de hâkimiyet kuran Türk devletleridir. Anadolu Sel&cce... Devamı

Sözde Müslümanlar

2014-06-13 02:30:00

  Peyami Safa Bey, hanedanlıktan-cumhuriyete uzanan bir geçiş döneminde yaşamış ve eserlerini bu süreçte vermiş edebiyatçımızdandır. Harikulâde eserlerinden biri de ‘Sözde Kızlar’ romanıdır. Sözde kalma olgusunu, bayağılığını öyle güzel anlatır ki; hayran kalırsınız. Üstâdın ünlü eserinden hareketle, Müslümanlığı ‘sözde’ kalan insanlara istihza ile karışık bir tebessüm ve hatta acıma hissiyle nazar eylemekten kendimizi alamıyoruz canlar. Kul hakkı yiyen; aksıran, tıksıran, hırlayan ve gürleyen onca zevatı gördükçe kul hakkından ve haramdan Allah’a sığınıyoruz. Allah-u azim!..   “Bir tarafta ‘ben’le başlayan bencillik; diğer tarafta güven bunalımından kaynaklanan güvensizlik (şüphecilik)… Toplumsal mizanın bozulması; ifrat ve tefrit hâli…” demişiz, tasavvufa dair bir hasbıhâlimizde. Aynı sözlerin genel geçer kural olması hasebiyle terennümünde bir beis görmüyoruz. Ve de kul hakkı düsturunu eklemekle yetiniyoruz.   Müslüman’ın, eninde sonunda görmesi gereken bir ahiret hesabının olduğu ve bu hesap gününün de adım adım yaklaştığı malûm iken cemiyeti oluşturan fertlerin yozlaşmasına, soysuzlaşmasına ne demeli? Allah’ın halifesi olan, Allah adına iş gören Müslüman’ın bu vazifesini unutması ve Allah adına aldatması önce kendisinin, sonra da insanlığın mahvına sebep olabilir. Bu mahvoluş nasıl cereyan edebilir? Vahyin kılavuzluğunda yol alması gereken akıl, kalp velhâsıl ruh ‘ben’ci ve ‘şüphe’ci ara sokaklara dalarsa… Dîne bidat ve hurafe sokarsa… Öze değil de, şekilciliğe saplanıp kalırsa…   “Aldatıcılar sizi sakın Allah ile alda... Devamı

Sağ – Sol Lâkırdısı

2014-06-13 12:43:00

  Bu güzel ülkenin halkı nasırdan çekmemiştir sağ-sol münasebetinden daha doğrusu münasebetsizliğinden çektiğini. Dağda, bayırda; çarşıda, pazarda; bakkalda, manavda; kahvehane köşelerinde en çok bahsi geçen mevzu bu sağ-sol meselesine dair uydurulan lâf ebelikleridir.   Bu ülkede Batı’da olduğu gibi soylular, rahipler, burjuva, işçi sınıfı vs. sınıflar yoktur. Haliyle gerçek mânâda bir sağ-sol ayrışması bile yoktur. Olan, sadece kötü bir kopyacılıktan ibarettir. Dahası sağ-sol kavramının Batı’da nasıl çıktığına bakacak olursanız, uğrunda çileler çekip, diyetler ödediğiniz bu kavramların ne kadar gülünç olduğunu da anlarsınız. Haddizatında Cemil Meriç’in de dediği gibi izm’ler insan aklının, zekâsının, başına geçirilmiş birer deli gömleğidir.   Türk Solu’nun tarihî hatası Marks’ı, Hz. Muhammed’in (sav) ; Kapital’i, Kur’an-ı Kerim’in yerine koymak olmuştur. Böyle olunca da halk, sol’u deli yerine koymuştur haklı olarak. Öyle ya, “Din, afyondur” diyen birtakım divanedir Sol adına ortalıkta arz-ı endam eyleyenler. Öyle ya, din afyonsa; dine inananlar ne oluyor? Müslüman Türk hepten “afyonkeş” olmuyor mu sonuçta?  İşte sol’un bilinçaltındaki Türk imajı!..   Tarih boyunca Batı’nın tek bir ideolojisi olmuştur: Emperyalizm! Bu ideoloji için, başta dinî ve insanî değerler olmak üzere; doğayı bile feda etmekten çekinmemişlerdir. Bilimi de, akıl sermayesini de bu uğurda harcamışlardır. Emperyalizmin en temel değeri rant ekonomisidir dersek, yanlış olmaz sanırım.   Aziz Dolu Atabey Serik-25 Ağustos 2008 Ptesi   https://twitter.com/... Devamı

Osmanlı ve Kuzey Afrika

2014-06-13 02:12:00

  Trablusgarp’a başlarında Albay Enver Bey (paşa) olmak üzere Binbaşı Fethi (Okyar) Yüzbaşı Mustafa Kemal (Atatürk), efsane istihbaratçılarımızdan Eşref Sencer (Kuşçubaşı) Bey olmak üzere toplam onbir Osmanlı subayı gitmiştir. Kuzey Afrika milli kurtuluş hareketlerinin çekirdeğini bu bir avuç gözü pek Türk subayı atmıştır.   Baştakilerde Abdülhamit Han feraseti ve Yavuz Selim Han cesareti vardır inşallah..   Batı’nın güvensizliği refah gücünün sona ereceği endişesi; Kavimler göçü kâbusu, Haçlı savaşları hezimeti, ahlâkî perişanlık, ABD’nin çözülme süreci… diye giden bir dizi serencâma dayanmaktadır. Haliyle batmakta olan bir Batı medeniyeti yükselmeye başlamış bir Türkiye’yi ve onunla birlikte yükselecek olan Doğu’yu içine sindirebilir mi? Mümkün değil. O halde Türkiye’nin önü kesilmelidir. Avrupa’da, Afrika’da, en önemlisi de Türkistan’da!..   Serik-11.08.2013 Pazar Aziz Dolu Atabey https://twitter.com/azizdolu   Devamı

Osmanlı Demokrasisi

2014-06-13 02:18:00

  Batı mamulü bir olgu, bir kavram olarak gören genel kanaatin aksine biz demokrasiyi ilk insandan günümüze kadar gelen ve özü itibarıyla temeli cüzi iradeye dayanan ilâhî nitelikli mizandan, nizamdan izler taşıyan bir değer olarak kabul ediyoruz.   Demokrasi, çoğunluk demek; iyi, güzel, hoş da… Azınlıkları kim koruyacak bu düzende? İslâmî demokrasi!.. Olmaz mı? Bal gibi de olur. Yaradılanı, Yaradan’dan ötürü seven; kişinin rengine, diline, dinine bakmayan bir huzur ve barış ortamı…  Yalnız demokrasiyi dinlere, ideolojilere göre tasnif etmek de ne kadar doğrudur? Orası da ayrı bir muammadır takdir edersiniz.   Hürriyet demek, adalet demektir; adalet ise İslâm’ın temelidir. Kemiyetle, keyfiyeti karıştırmamak lâzımdır. Anıtları, kuleleri birer peygamber, birer tanrı edinen Batı medeniyeti ve onun sefil insanlarını kılavuz kabul eden bir anlayış demokrasiyi tesis edebilir mi? Tartışılır… Hele de ilk çağların Roma ve Yunan medeniyetlerini kaynak kabul eden anlayışın gülünçlüğü ortada iken… “Nerede çokluk, orada bokluk” diyen Homeros da antik Yunan’dı malum. Atın ağzına bakmayı akıl edemeyip; 12 dişi var diyen Aristo gibi antika adamlar da zaten hep Yunan’dan çıkmıştı.   Bizim Tanzimatçılar, taksimatçılar vs. yanlış bir vehimle teknolojiyi medeniyet olarak algılamış, ille de Batı medeniyeti diye tutturmuşlardır. Bir buharlı makine, bir tayyare (uçak), bir mitralyöz âli medeniyettir zâdeler için. Hem de düvel-i muazzama denilerek, önünde secdeye varılacak bir medeniyet! Büyük mütefekkirlerimizden Cemil Meriç Bey’in tabiriyle bir kısım Türk aydınının Batı karşısında takındığı bu gülünç... Devamı

Ortadoğu Şeytan Üçgeni

2014-06-13 02:29:00

  Ortadoğu coğrafyasına uzun yıllardır bir karabasan gibi çöken kargaşa ve huzursuzluk, hasbelkader bu coğrafyada hayatlarını sürdüren, hayatlarını idame ettiren insanlara gün yüzü göstermemektedir. Çağdaş yönetim anlayışından uzak hatta çağdışı idarelerin taassubu, tahakkümü günden güne bölge insanını sıkboğaz etmiş ve bir noktadan sonra insanlar özellikle de gençler patlama noktasına gelmiştir. Arap gururunu rencide eden İsrail faktörü de cabası… Arap Baharı dedikleri olayların çıkış noktası, Araplar açısından nahoş kabul edilebilecek bu tür olayların birikip bir nevi sorunlar yumağı haline gelmesidir. Mısır, İran, Endonezya, Brezilya, Güney Afrika, Hindistan, Pakistan, Polonya, Romanya… diye sayabileceğimiz; eksen ülkeler olarak adlandırılan ülkelere bir bakın. Ne ölmelerine, ne de olmalarına izin verildiğini; daima denetim, gözetim altında tutulduklarını görürsünüz. Bizim ülkemiz de benzer bir tavrın muhatabı olarak, -Hanedanlık ve Cumhuriyet dönemleri birbirinin devamı olarak kabul edilirse- Tanzimat’lı yıllardan bu yana çeşitli engellemelerle karşı karşıya kalmaktadır. Türkiye, 1940’lı yıllardan bu yana emperyalizmin mi yoksa demokrasinin mi ileri karakolu olacağına bir türlü karar verememiştir dense yeridir aslında. Serik-27.09.2013 Cuma Aziz Dolu Atabey https://twitter.com/azizdolu  ... Devamı

Mehter Yürüyüşü

2014-06-13 02:09:00

  “Hayat nasıl gidiyor” diye soranlara “mehter marşı gibi” derim. Yolda, sokakta; çarşıda, pazarda… İki ileri; bir sağ, bir sol.. Zira sağı, solu kollamak da gerekir hedefe varmak için. Atalarımız bu hasleti ne de güzel icra etmiştir. Lenin safsalağının peşine takılıp giden Ruslara acıyası gelir insanın. Yoldaş Lenin demiş ya hani Komünizm nasıl başarıya ulaşacak, diye soranlara: Bir ileri, iki geri! İki geri diye diye çakılıp kalmıştır Rus toplumu. Bizim cenahta ruhî arızalar pek vuku bulmamıştır. Bizim dedeler akıllı adamlardır zira. İki adımda bir, sağı-solu kollama gereğini; gerekliliğini düşünmüşlerdir. Ee akıllı adamlardır ne de olsa..   Büyük millet olmak, cihan devleti kurmak öyle her babayiğidin harcı değildir canlar. Hele de soyu-sopu iki bilemedin üç asrı bulmayan çapsızların hiç değildir. Öyle elli-yüz yıl caka satıp, tafra yapmakla büyük millet, güçlü devlet velhâsıl köklü kültür ve medeniyet olamazsınız. Dün, Rusların yaşadığı hayâl kırıklığı; yarın, Amerikalıların yaşayacağı düş kırıklığı da gösteriyor ve gösterecektir ki -üstâd Necip Fazıl’ın da tabiriyle- Allahın seçtiği kurtulmuş millet olmak zordur, zor.   Avrupa Birliği’ne girecekmişiz. Avrupa Birliğinin kapıları Müslüman Türk’e de açıkmış. Peki ama Batı’nın hangi kapısı? Avrupa nedir? Daha da önemlisi ne değildir? Velhasıl Sokrat’ın bile savunması biter ama Batı’nın suçlamalarına karşı Müslüman Türk’ün savunması bitmez cancağızlar.   Serik–10.03.2012 Ctesi Aziz Dolu Atabey https://twitter.com/azizdolu... Devamı

Demokrasinin Açmazları -Medya, Siyaset, Ticaret İttifakı

2014-06-13 02:07:00

  Çağdaş köleler: delegeler, seçmenler, taraftar grupları… Temsil gaspından öteye geçmeyen seçimler meşruluk sorununu ortadan kaldıramıyor. Halk “Benim milletvekilim” diyemiyor. “Onayladığım milletvekili” diyor. Dayatılan milletvekili… Milletvekili ya da fırkalar (party) sahibinin sesi olmalıdır. Yani halkın!.. Anadolu’da yerinde iş, aş; böylece toplumsal barış   Hukuk, hakların sicilidir. Demokrasi ise söz konusu olan bu hakların pazarlık alanıdır bir yerde. Son tahlilde, devlet, bu ikili yapının güvencesidir. Devlet bu yapının sağlıklı işlemesinden mesûldür. Ama yetişmiş, eğitimli birey sayısının oranındaki düşüklük bu mesuliyete halel getirebilmektedir. Cumhuriyetimizin imkânsızlaşması söz konusu olabilmektedir. Halk yönetiminden, halkın yönetilmesine doğru giden bir sapma… Mustafa Çalık’ın tabiriyle “Hayal kırıklıkları iktidarından, hayal gücünün iktidarına” giden yolda arızalar, sapmalar olacaktır şüphesiz. Ama bu, nihai hedefe kilitlenmiş bir emelden, ülküden bizleri alıkoymamalıdır.   Cumhuriyetin ilk yılları Türkleşmek, Batılılaşmak (Çağdaşlaşmak) ve anti Osmanlıcılık.. Redd-i miras bir yerde. Ama Osmanlı’dan alınan düzinelerce uygulama, bu redd-i mirasın şekilden ibaret olduğu gerçeğini örtmez. Öyle ya Osmanlı’dan kalma borçları kabul eden bir kafa, Osmanlı’yı nasıl reddedebilir ki? Patolojik bir durum yahut kasıt yoksa tabi?   “Şeyh uçmaz, müritleri uçurur” mantığı “Medya, bilmez; uydurur” mantığı Ne kadar da birbirine benziyor değil mi?   Basın özgürlüğü ama ya medyanın kirli çamaşırları? Yozlaşmanın da yozlaşması… Edep Yâ Hû! &n... Devamı

Kültür ve Mezheplere Karşı Aydınların Takındığı Tavır

2014-06-13 02:05:00

  Kültür, uğrunda ölmek için midir? Yoksa bağrında yaşamak için mi?   Köylülük ile şehirliliği birleştiren ortak payda din midir? Şehirlerde yaygınlaşan Hanefîlik, kırsala yayılmış Câferîlik (Alevîlik), Şafiîlik… İslâm medeniyeti bir şehir medeniyetidir. Ve Hanefilik, hâkim mezhep… İstanbul, bir Osmanlı tezi! Haddizatında diğer mezhepler kelâm’ın ağırlığını, tasavvufla yumuşatmış olan Hanefilikte fenafil-mezhep olmuştur desek yeridir. Şehirli nüfus yayıldıkça, Hanefi kültür de yayılacaktır haliyle.   Köy ve şehir yaşantısı ayrı bir âlemdir. Hele bir çam mevzuu vardır ki sormayın. Kimi çam devirir, kimi kadeh… Şehirli kızlar, Yeşilçam hayaliyle yaşar; köylü kızlar yeşil çam havasıyla… Köy kızları, ruhsal ve bedensel zindeliklerini biraz da bu yeşil çam havasına borçludurlar. Yalnız Yeşilçam takıntısı da yüzde yüz şehir demek değildir. Bir şehri, o şehrin tenha bir yerindeki izbe virânelerden hareketle değerlendirmek akla mantığa sığmaz.   Kutadgu Bilig’de “İnsan, gönlünü çıkartıp avucuna koyarak, başkaları önünde mahcup olmadan dolaşabilmelidir.” der. Bu söze mânâ derinliği katacak bir başka söz de Peygamberimize aittir. “Ey Muvaffak oğlu, sevdiğinden başkasını evine alır mısın? Allah’ı sevmenin belirtisi, Allah’a itaati sevmektir.” diyen Hakk’ın sevgilisine hak vermemek elde mi?   Aydın ile ârif arasında bir bînamaz münevver taifesi ile baş başa kalan halkı neyle suçlayabilirsiniz ki? ‘Din’ dese, medeniyet gemisinden atılacak; ‘medeniyet’ dese, imanından olacak. Cumhuriyetçi miyiz, Osmanlıcı yahut Osmanlı mı? Ya da... Devamı

Köy Enstitüleri Kavgası

2014-06-13 02:04:00

  Köy Enstitüleri 17 Nisan 1940’da resmî olarak kurulmuştur.   Başlangıçta iyi niyetlerle, büyük umutlarla açılan ama zamanla kuruluş amacından saparak, Devlet-i Âli Osmanî’nin yetimi genç çınarın bünyesini saran ağdala yuvalarına dönüşmüş olan; Komünizm propagandası yapılan, millî-manevî değerleri hor gören gençler yetiştiren Köy Enstitüleri kapatılmıştır. Toplumsal bünyede oluşan tahribatı gidermek için de İmam-Hatip Okulları açılmıştır. Millî ve manevî değerleri canlandırmak, öze dönmek… Sağ’ın jargonudur bu!..   Sol’a göre ise sınıfsız bir toplum; halkçı, demokratik bir eğitim… Ülkenin geri kalmışlığına çareler arayan, -Sovyet sistemindeki kolhozlardan hareketle- bu çareyi de bulan… Ülke nüfusunun %80’ini oluşturan köy insanının üretime katkı sağlamasının yolunu açan vs. diye giden methiyeler...   Genç öğretmenlerin ağaların, şeyhlerin çıkarlarına zarar veren yeni bir düzeni, cumhuriyet ve demokrasi düzenini yaymaları ister istemez çatışmaları da beraberinde getirmiştir. Yine laik eğitimin, daha doğrusu dinî eğitim ve şuurdan yoksun öğretmenlerin Avrupaî yaşantıları, alenen içki içmeleri; bazı okullarda gerçekten de Komünist propaganda yapılması vs. bu eğitim kurumlarının Komünist yuvası, fuhuş yuvası gibi ithamlara maruz kalmalarına yol açmıştır.   Batıdaki derebeylerine benzer bir ayanlık (eşraf) olgusu da bu meseledeki temel etkenlerden biri olarak kabul edilebilir. Şöyle ki öğretmen köye gelince eşrafın (ağa, muhtar vs.) sofrasında yeri hazırdır. Bu yerel figürler devleti temsil eden, etmesi gereken zevatla ilişkiler... Devamı