Hz. Ayşe Sekiz Yaşında Evlendi Ama…

2015-02-02 19:56:00

  Ülkemizde ve başka birçok ülkede görülen çocuk gelinler meselesi toplumsal açıdan büyük bir sorun teşkil etmektedir. Bu meselenin kökenlerine indiğimizde karşımıza dinî, siyasî, örfî ve hatta ticarî birçok etkenin (âmil, factor) çıktığı görülür. Biz bu etkenlerden dinî olan kısmını ele alıp, öncelikle bu hususun irdelenmesi gerektiğine inanıyoruz. Çünkü -ülkemiz başta olmak üzere- birçok toplumda görülen ve yürek yangınlarına yol olan bu “çocuk gelin”  olgusunun, din ile Arap kültürünün birbirine karıştırılması ve dahi bu kültürden, yalan-yanlış beslenmenin sonucunda ortaya çıkmış adı -sözde- İslâm olan yozlaşmış bir inanç kalıbı, bir başka deyişle kabuğu olduğunu düşünüyoruz.   Ülkemizde Antalya’nın, Korkuteli’sine; Çorum’un, Bayat’ına yahut Hakkâri’nin, Yüksekova’sına gittiğinizde küçük yaşta evlendirilen kız çocuklarını görür; yüreğinizin burkulmasına engel olamazsınız. Hele bir de öğretmenseniz ve ortaokul 2’ye, 3’e giden küçük yaştaki kız çocuklarının parmaklarında eğreti eğreti duran söz yüzüklerini görürseniz, içiniz parçalanır. Bazı zamanlarda okuldan çıkıp, çevreyi dolaşmaya çıktığınızda, ellerinde bez bebeklerle gördüğünüz bu ana kuzularını 8. sınıftan yaz tatiline gönderip; bir yıl sonra kucaklarında, tutmayı bile beceremedikleri kıpır kıpır yavrucaklarla görmeniz işten bile değildir. Özellikle doğu ve güneydoğu illerimizde sıkça görülen kumalık serencâmı da cabası!..   Erkek çocuklarda da görülmekle birlikte, özellikle kız çocuklarında görülen erken yaşta evlendirilme meselesinin -yukarıda da belirttiğimiz gibi- dinî boyutu ağır basmaktadır. Daha doğrusu böyle bir algı Müslümanların havsalasına kör bir inatla yerleşmiş olup; küflü, paslı bir kör çiviye benzeyen bu uğursuz (meş’um) algının sökülüp atılması mümkün olamamaktadır. Ne esef vericidir ki sevgili peygamberimizi bu yanlış algıya âlet edenler de çıkabilmektedir. Hatta son peygamberin “Ümmetimin çokluğu ile öğünürüm.” sözünün bu yanlış algıya, yersiz bahaneye kılıf yapıldığ... Devamı

Devlet, Bürokrasi ve Hukuka Dayalı Adalet

2015-01-15 21:55:00

  Devlet üçlü sac ayağı gibi halk, ülke ve siyasî irâdeden (egemenlik) oluşmuş bir yapı olarak kabul edilebilir. Burada, üzerinde önemle durulması gereken husus bürokrasinin hangi kefeye konulacağı meselesidir. Türkiye’de sorun bürokrasinin kendini devletin yerine koyması ya da öyle algılanmasından kaynaklanmaktadır. Hâkim olan görüş kapıkulu mantığıdır bir yerde. Hatta bir Peygamberin, din dersinden sınıfta kalması bile olağan karşılanabilir de bürokrasinin hukuktan sınıfta kalması düşünülemez. Haliyle bu noktada bürokrasi totaliterizmi dedikleri -bizim tabirle- kapıkulu zorbalığı zuhur eder. Aslında burada takip edilecek yol bellidir. Bürokrasi devlet değil, devletin mekanik aksamıdır. Halk ile devlet arasındaki somut bağdır. İslâmî irfan (culture/kültür) dairesinde olmamız hasebiyle devlet idâresine talip olanların güzel ahlâk ve güzide akıl sahibi olmaları da elzemdir.   Sorunların çözümü kanun devleti olmak değil, hukuk devleti olmaktan geçer. Kanun devletinde, bürokrasi “Ali kıran, baş kesen” olur ister istemez. Biraz Hegelci, biraz Makyavelci hatta biraz Faşizan takıntılar alır başını gider. Devlet, araç değil amaçtır. Birey, devlete ne kadar kendisini adarsa o kadar şahsiyet kazanır. Bireyin devlete karşı hakları değil, görevleri vardır vs.. Hukuk devletinde ise hukuk herkese lâzımdır. Öncelikle de bürokrasi cenahındaki koltukları işgal eden zevata. Devlet, bir araçtır. Halkın huzuru, mutluluğu, can ve mal güvenliği… diye uzar gider istekler, beklentiler..   Bürokrasi tayfasının özellikleri dürüstlük, yansızlık, disiplin, sadakat (bağlılık), süreklilik, özgürlük, bağımsızlık, saygınlık… diye sıralanır. Ya da ö... Devamı

1961, 1982… Temsilî Demokrasimizin Gerileme Dönemi

2015-01-13 10:01:00

  Şurası bir gerçektir ki, sömürgeci karşıtı (antiemperyalist) bir mücadele olan İstiklâl Harbi tamamen ya da -en azından- kısmen demokratik temayüllerle yürütülmüştür. 1920-23 arası dünyanın en ileri temsilî demokrasilerinden biri Türkiye’de uygulanmıştır. Zira ülkede tek egemen güç Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Sonraki yıllarda, daha doğrusu 1961 ve sonrasında budana budana kurullar, komisyonlar, birlikler, dernekler ve benzeri (vb) ile egemenlik halkın olmaktan çıkmış; bürokrasi başta olmak üzere, bir kısım zümrelerin tahakkümüne girmiştir.   Millî egemenlik üzerindeki bu tahakküm hâli devam ederken siyasî fırkalar (party) ne yapmıştır. İktidar ve muhalefet fırkaları ak-kara gibilerinden kısır çekişmelere gark olmuştur. Peki, muhalefetsiz bir iktidar gül bahçesi olur mu? Kesinlikle olmaz. Çünkü “Yazılsın seng-i kabrime vatan mahzun ben mahzun” diyen bir şair her daim çıkabilir. Namık Kemal, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Serdengeçti namıyla maruf Osman Zeki Yüksel Bey ve daha niceleri… Süleyman Demirel bile “Osman Yüksel varken, muhalefete gerek yok” demek zorunda kalmamış mıdır haddizatında. Dahası muhalif cenahta arz-ı endam eyleyen yahut eyleyecek sürüyle küme (group), oluşum vb. de cabası.   Osmanlı bu iktidar-muhalefet meselesini nasıl çözmüştür? Osmanlı’da bir Meclis-i Ayan vardır bir de Meclis-i Mebusan. Haliyle Osmanlı’da Meclis-i Ayan ile Meclis-i Mebusan çekişmesi vardır. Hanedanlık Türkiye’sindeki bu çekişme, gizliden yahut aşikâre sürmüş gitmiştir onlarca yıl. Geleneksel yapı ile demokratik yapının birbirini dengelemesi hedeflenmiştir bir yerde. Bir diğer h... Devamı

Yeşil Kuşak.. Osmanlı’nın Sevimli Hayaleti

2015-01-02 21:32:00

  Ünlü tarihçilerimizden İlber Ortaylı Bey “1358’de Edirne’nin fethinden beri Türkiye Avrupalıdır” der. Oğuzlar söz konusu olduğunda, bu tespit kısmen doğru kabul edilebilir. Zira Avrupa’ya, Karadeniz’in kuzeyinden giden Uzları (Oğuzlar) dikkate alırsak -bize göre- eksik bir tespittir. Türkiye sözcüğünün başta Bizans olmak üzere, Batılı kaynaklarda ilk defa Macaristan ovaları için kullanıldığı dahası Bizans’ın, Macar tahtında oturan Geza’ya hediye olarak gönderdiği krallık tacında “Türkiye kralı lütufkâr Geza” yazdığı gibi somut bulgulara atfen biz, bu tarihin çok daha gerilere götürülmesi taraftarıyız.   Osmanlı 600 yıl boyunca zaten Batılıdır. Batı siyasetinin en etkin oyuncularından biridir. Bu durum, nizam-ı âlem, i’lâ-yı kelimetullah uğruna yapılan cihadın bir sonucudur. İlber Ortaylı Bey’in de işaret ettiği üzere “Osmanlı fütuhatı (fetihler) İslâm tarihindeki son genişleme hareketidir.”  Selçuklu ve Memluklar ile birlikte Bizans’ın mirasını da elinde bulunduran Osmanlı’nın, Asya ve Afrika’nın yanı sıra bir Avrupa devleti de olduğu, Devlet-i Âliye’nin en sıkıntılı günlerinde imzalanmış olan 1839 Paris Anlaşması ile teyit edilmiştir.   Osmanlı, doğu ile batı; kuzey ile güney arasında bir cephe (tampon) oluşturarak eski dünya olarak adlandırılan Asya, Avrupa ve Afrika’nın asırlarca huzur ve barış içinde yaşamasını sağlamıştır. Misal geçen yüzyılda Rusların batıya ve güneye inmelerinin önünde en büyük engel Osmanlı olmuştur. Ve bugün, bu görevi ifa edecek bir Osmanlı yoktur. O halde -tabiri caiz ise- Osmanlı’nın sevimli hayaleti bu görevi yerine getirmelidir. Bu mantıksal çı... Devamı

Yörüğüz ve dahi Hanefî’yiz

2015-01-02 21:29:00

Yörüğüz ve dahi Hanefî’yiz   Geçenlerde, vitrine akıl yerine nakil konmalı diyen; İslâmcı tabir edilen bir zat-ı muhteremle 3-5 dakika muhabbet ettik. Muhabbet dediysek o konuştu, biz dinledik. O, tebliğ ettikçe; biz -neredeyse- imanımızdan şüphe eder hale geldik. Neymiş efendim, bu devirde mezhepler olmamalıymış. Kur’an-ı Kerim varken, başka bir kaynağa gerek yokmuş. Efendi Hazretleri neredeyse sünnete bile fuzulî diyecek diye endişelenmedik desek, yalan olur. Hele de maksat muhabbet olsun babından “Yörüğüz elhamdülillah” diyen bizi -şaka yollu da olsa- ırkçılıkla, faşistlikle suçlayınca dilin kemiği yoktur demek zorunda kaldık.   Bu İslâmcı tabiri de hoş olmasa gerek. Eskici denince, eski eşyalar alıp-satan; turşucu denince, turşu yapıp-satan meslek erbaplarını hatırlayan bir Türkçe sevdalısı olarak, İslâmcı tabirini sevmiyoruz canlar. Bu tabir, iman satıcılığı diye bir meslek varmış da biz bilmiyormuşuz gibi bir zanna kapılmamıza yol açıyor zira. İslâmcı değil, Müslüman; Türkçü değil, Türk’üz. Dahası Yörüğüz elhamdülillah. Niye? Niye'si, cılık-culuk diye giden işlerin bir müddet sonra cılklaştığına inanıyoruz da ondan. Ha, diyorsanız ki “biz, Batı medeniyetine meftunuz”; o zaman da “kraldan çok, kralcı olmayın” diyoruz istihza ile karışık. Bülbül olmak varken, kargaya özenmeyi mantıklı bulmasak da, saygıyla karşılıyoruz.   Yörük demişken, bir adam Yörük’se; o adama güvenebilirsiniz. Yörükler temiz insanlardır. Yörükler özdür. Türk’ün özü… Yörükler, -genellikle- Hanefî’dir. Ebu Hanîfe, Türk’tür.  Türk, Allah&rsqu... Devamı

Rusya.. Kutup Ayısı Düşerken

2014-12-09 20:22:00

    Rusya denildiğinde kutup ayıları akla gelir. Kutup ayıları denildiğinde ise Rusya... Bu ikili, kuzeyde; kutuplara yakın bölgelerde varlığını sürdürür. Yalnızlığı seven kutup ayıları, uzaktan bakıldığında hayli sevimli mahlûklardır. Yanlarına fazla yaklaşıldığında ise, oldukça tehlikelidirler. Hatta bu tür yakınlaşmalar ölümlü olaylarla bile sonuçlanabilir. Kutup ayısı ile özdeşleşmiş olan Ruslar da, nedense pek sevilmezler. Dört asırdır acı bir yalnızlığı yaşayan bu halk, hem Doğu’dan hem de Batı’dan dışlanmışlardır. Hıristiyan olmaları bile, Batı tarafından kabullenilmeleri için yeterli olmamıştır. Zira Haçlılar tarafından istila edilen Bizans gibi onlar da Ortodoks’turlar yani Hıristiyanlığın, doğu şubesi!.. Bu dışlanmışlıkta bir tek istisna vardır. O da Komünizmli yıllardır. Dünyanın iki kutuplu olduğu yıllarda birçok ülke, birçok halk isteyerek veya istemeyerek komünizme ve Ruslara yakınlaşmış; Küba, Yugoslavya gibi birkaç istisna dışında kahir ekseriyeti bu yaklaşmanın ceremesini istiklalleri ile ödemiştir. Macar halkı bunların başında gelir. Tatarlar, Kıpçaklar, Çerkezler, Çeçenler ve daha niceleri…   Rusya’yı, Rusya yapan Türkler ve Almanlar olmuştur. Haliyle iliklere kadar işlemiş bir Türk ve Alman etkisi yadsınamaz. Ruslar, başta Tatarlar ve Çerkezler olmak üzere, Turanî topluluklar eliyle medeniyete aşina olmuştur. Sonrasında Almanların etkisi görülür. Komünizmi bile Almanlar getirmiştir bu ülkeye. Lenin, Yahudi asıllı bir Alman’dır. Onunla birlikte Gürcü Yahudisi Stalin ve başta Tatarlar, Başkurtlar olmak üzere Batı Türkistan Türklerinin lideri olan Sultan Galiyev… Galiyev’in destansı hayatı, bir hayalet gibi dolaşmaktadır bugü... Devamı

Türkiye’nin, Afrika Açılımı

2014-11-27 00:01:00

  Yıl 1860’tır. Nüfusunun tamamına yakını Müslüman olan Nijer’de, ülke nüfusunu oluşturan 7 büyük kabile birbirine girer. İstenmeyen olaylar olur. Ülkenin ileri gelenleri Osmanlı’ya başvurur. Osmanlı bir heyet gönderir. Heyet, sulhu (barış) tesis eder. O yıldan sonra Nijer’de Abdülaziz adı yaygınlaşır. Şanı büyük Osmanlı, Abdülhamit Han zamanında da Tanzanya’ya kadar ferman gönderecek kadar Afrika ile ilgili bir devlettir. Afrika, Asya’nın küçük biraderidir bir yerde. Biraz masum, biraz mahzun çokça da korunmaya muhtaç!..   Bir Sultan Abdülaziz Han'ın idaresine bakın bir de Belçika Kralı II. Léopold'ün yaptıklarına… 1865-1908 yılları arasında tahtta oturan II. Léopold "Dünyanın henüz nüfuz edilemeyen tek yöresini medeniyete kavuşturmak, oradaki halkların üstünde asılı duran karanlığı delmek, kanaatimce içinde bulunduğumuz bu ilerleme çağına yaraşır bir haçlı seferidir." diyerek, bugünkü Belçika'dan 78 kat daha büyük olan Orta Afrika ülkesi Kongo’ya göz diker. Bu iştiyakla (istek) başlayan süreçte Kongoluların yaşadıklarını kelimelere dökmek neredeyse imkânsızdır. Belçika, 19. yüzyılın sonlarına doğru işgal ettiği bu ülkeyi yıllarca sömürür. Kongo'nun başta fildişi, kauçuk, vs. olmak üzere bütün zenginlikleri Belçika'ya taşınır. Kongoluların direncini kırmak için de bir yol bulmuştur medenî Belçika. Kendi yanına çektiği bazı yerel kabilelerden bir 'yerel ordu' kurar. Kabileler arasındaki düşmanlıkları körükleyerek, kabilelerin birbirlerine girmelerini sağlar. Kâh birine, kâh diğerine silah yardımı y... Devamı

Yüreği Yetenler Er Meydanına

2014-11-20 19:40:00

Makedonya’nın Debre vilayetinde bulunan Kocacık belinde Avşar Türkmenlerince kurulmuş bir köydür Kocacık. Mustafa Kemal’in dedesi bu köyde yaşamıştır. Babası Ali Rıza bu köyde dünyaya açmıştır gözlerini. Soy kütüğünü sorarsanız Konya’ya, bir Avşar Beyliği olan Karamanoğullarına kadar gider. Sülalesi Fatih Sultan Mehmet Han zamanında -şimdiki- Karaman taraflarından alınarak, Kocacık beline ileri karakol vazifesiyle gönderilmiştir. Zira bu sarp belde yuvalanan Sırp vs. eşkıyalar küçük askerî birliklere saldırıp, kervanları soymakta; halkın canına, malına, namusuna tasallut etmektedir. Osmanlı bir taşla iki kuş vurmak ister. Hem Balkanlarda asayişi sağlamak hem de Karamanoğullarını ortadan kaldırmaktır muradı. Mustafa Kemal’in mensubu bulunduğu Karamanoğullarına bağlı Kızıllar obasının kaderine de evlâd-ı fatihan olmak düşer. Peki, Gâzi Mustafa Kemal’in en sevdiği padişah -bizzat kendisinin ifadesiyle- kimdir, bilir misiniz? Fatih Sultan Mehmet Han... Zira devlet ebed-müddettir!..   Mustafa Kemal, babasının mesleği ve Balkanların yavaş yavaş Osmanlı hâkimiyetinden çıkmaya başlaması gibi sebeplerden ötürü dünyaya Selânik’te açar gök (mavi) gözlerini. Doğum yılı 1881 olarak kabul görmüştür. “Ben 19 Mayıs’ta doğdum” der soranlara. “19 Mayıs’a doğru” dediği de olmuştur. Bir nevi “ene’l-Türk” olma şuuru gizlidir bu cevapta. Hayatına baktığımızda bu şuuru iliklerine kadar yaşadığı da vakıadır haddizatında. Kendi istikbalini değil, milletin istikbalini düşünmüştür her daim. Milletin istiklali için cepheden cepheye koşmuştur her fasıla.   Mustafa Kemal, Osmanlı ricalinin ortak kararı ve kanaati ile Anadolu’ya gönderilir. 19 Mayıs 191... Devamı

İlhak-ı Hak Meselesi ve PKK

2014-10-09 06:52:00

  Amerikan sinemasının amiral gemisi Hollyvood sayesinde Vietnam’ı duymayanınız, bilmeyeniniz kalmamıştır sanırım. Hani “Dien Bien Fu” Savaşında sömürgeci Fransa yenilir. Yerini ABD’ye bırakır. Vietkonglular küçük birlikler (ya da karakollar) halinde saldırılarını sürdürürler. Amerikan ordusu, Fransızların tattığı acı yenilgiden de ders çıkararak merkezî üsler kurar. Ama Vietkongları durdurmak mümkün olmaz.  Bu üsler de vurulunca, karargâh benzeri büyük merkezler inşa edilir. Sonuç, Amerika için yine hüsran olur. Lâfı uzatmayalım. Batılıların ilhak-ı hak emelleri kursaklarında kalır. Bizim ülkemizde de sayısız ilhak-ı hak girişimleri oldu ve olmaya da devam etmekte. Misal 1961 Anayasası, millet aleyhine bir ilhak-ı hak.  Çalışma güvenliği aidatları (sigorta primleri) yatırılmayan ya da dalaverelerle eksik yatırılan emekçilerin (işçilerin) geleceklerine karşı da bir ilhak-ı hak söz konusu. 1984’den bu yana artarak devam eden Güneydoğu’daki PKK sorunu da Yürütme ve Yargı aleyhine bir ilhak-ı hak olarak kabul edilmeli. 15 Ağustos 1984’deki Şemdinli ve 16 Ağustos 1984’deki Eruh baskınları ile başlayan bu ilhak-ı hak süreci günden güne etkisini arttırarak bu günlere kadar geldi malûmunuz. PKK ile yıllarca mücadele edildi. Ya da ediliyormuş gibi yapıldı. Yapılan hatalar da cabası… Misal PKK ile mücadelede yapılan hatalar nelerdi? Ordu, küçük birlikler halinde Cudi, Gabar gibi dağları; su kaynaklarını tutmalıydı. PKK ovaya inmek zorunda kalmalı ve buralarda imha edilmeliydi. Ama ne yazık ki devlet tel örgülerle, duvarlarla çevrilmiş karakollara sığındı. PKK, dağları ve dağ köylerini babasının malı gibi kullandı. Peki, savunmasız halk? Onlar ortada kald... Devamı

Sömürgeciliğin Türkiye'ye Yansımaları

2014-09-24 20:07:00

  Sömürgecilik (emperyalizm) hastalığı Avrupa’da ortaya çıkar. Kuduz belirtilerini aratmayan bir iştiyakla yelken açan Avrupalı önce Amerika’ya dalar; sonrasında Afrika’ya, Uzakdoğu’ya kadar saldırır. Kılıçaslan’ın, Atabey Zengi’nin, Selahaddin’in mirasını yaşatan Osmanlı Türkiyesi de bu salyalılar gürûhunu savuşturmaya çalışırken yıkılıp gider malûmunuz. Yerine gelen Cumhuriyet Türkiyesi de yıllardır bu gürûhla cebelleşmektedir. Bu gürûhun yol açtığı sancılar, yangınlar yıllardır kader birliği içerisindeki Türk milletinin göğsünde nihayet bulmaktadır.   Cumhuriyet idaresi, sömürgecilerin fiilî saldırıları karşısında verilen millî mücadele sonucunda kurulur. İlk başlarda dış etkilerden bağımsız bir dış siyaset (politika) izlenir. II. Dünya Savaşı ile başlayan çift kutuplu dünya düzeninde ister istemez Batı yanlısı bir çizgiye kayılır. Bu süreçte siyasî, askerî, ticarî vs. alanlarda Batı’nın, özellikle de Amerika Birleşik Devletlerinin güdümüne girildiği inkâr edilemez.  Fransa ile başlayan süreç İngiltere, Almanya derken Amerika Birleşik Devletleri ile son bulmuştur. Hatta 1960’lı-70’li yıllarda Ruslara yanaşma olmaya can atanlar bile çıkar bu ülkede. “Manda ve himaye kabul edilemez!” diyen Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’e inat!.. Adnan Menderes’in, İsmet İnönü’nün Batı’ya karşı dik durma çabaları hep fiyaskoyla sonuçlanır.   Bir ülke yardımla değil, yatırımla kalkınır. Türkiye’yi yönetenler maalesef bu gerçeği idrak edememişlerdir. ‘Kredi’ olarak adlandırılan borç alıp-vermelerle; mutlaka bir si... Devamı

Asa, Değil; Musa Olmak

2014-07-10 08:03:00

  Balkan savaşlarının hezimetle sonuçlanması, bütün dünyada şaşkınlıkla karşılanmıştır dersek abartmış olmayız herhâlde. Zira daha dün gibi bir tarihte Osmanlı’ya bağlı birer eyalet olan Balkan devletçikleri, İstanbul’un az ötesine kadar gelebilmeyi başarmış ve Bab-ı Âli’de bir depremin vuku bulmasına sebep olmuştur. Aslında Devlet-i Âli’nin yenilgiyi tadacağı, savaştan önce de ayan beyan ortada iken (Gazi Mustafa Kemal’in de bu yönde görüşleri vardır.) yine de Osmanlı için, Viyana bozgunundan sonraki en acı hezimet olduğu ortak kanaattir. (Koskoca Osmanlı’nın, Batılıların korumasına muhtaç olmasını kastediyorum canlar.) Alınan bu yenilgi ile Osmanlı’nın millî gururu öyle çok incinmiştir ki, Osmanlı aydınları için bir dönüm noktası olmuştur. Türk Ocaklarının kurulması (1912) da bu buhranlı günlere denk gelir. Türkistan’dan, Balkanlardan kopup gelen ve milyonlarla açıklanan insan güruhu arasında, aydın vasfına haiz (sahip) insanlar da vardı. Rus zulmü, Çin zulmü, Balkanlardaki komitacı vahşetleri… diye giden ıstıraplar, hüsranlar doğal olarak Osmanlı aydınlarının da bir yerde isyan etmelerine ve Türkçü-Turancı bir dünya görüşünü benimsemelerine neden olmuştur. Kuva-yı Milliye hareketini başlatıp, başarıyla sonuçlandıran da bu akımdır. İkinci Dünya Savaşının ardından (akabinde) ise çeşitli sebeplere bağlı olarak Türkçüler, İslâmcılar ve solcular (sosyalist) bertaraf olmuş; ülke, -Amerika’nın da etkisiyle- manevî (moral) üstünlüğü ele geçiren batıcı liberallerin tahakkümüne girmiştir. Mevzu siyasî olduğu için, biz kıyısından dolaşalım.   Peki, ama Osmanlı niye yenilmişti... Devamı

O Bir Celâl Talabanî’dir

2014-06-30 23:59:00

  Irak’ın kuzeyinde yer alan Kürt (Guranî & Soranî) Bölgesi söz konusu olduğunda belli başlı iki fırkadan (party) ve iki siyasî figürden söz edilebilir. Bunlardan biri, Kürdistan Demokratik Partisi ve Mesut Barzanî; diğeri ise Kürdistan Yurtseverler Birliği ve Celâl Talabanî’dir. Hem hısım hem hasım olan; Zap Suyu’nun iki yanında varlıklarını sürdüren; kimilerince “düşman kardeşler” olarak adlandırılan; aralarındaki rekabet, Kayılar ve Avşarlar arasında asırlar boyu kıyasıya sürmüş olan mücadeleyi andıran iki Kürt fırkası ve bunların başındaki isimler özellikle de Celâl Talabanî sosyolojik açıdan incelenmeye değer birer denek olarak kabul edilmelidir.   KDP 1947 yılında yerel aşiretlerin desteğiyle, Kürt kökenli aydınlar tarafından kurulmuştur. Fırka ağırlıklı olarak, yerel dilde Bahdinan olarak adlandırılan Zap Suyu’nun batısında yer alan aşiretlerin (oymak) desteği ile bugünlere gelmiştir. Bu destekçiler Barzanî, Berzenci, Brifkan, Havranî, Herkî, Hevement, Metinî, Miran, Selivan, Sürçî, Zebarî, Ziyaî vb. aşiretler olup; bunlar Türkiye’de Hakkâri, Şırnak gibi illerde varlıklarını sürdüren bir kısım aşiretlerle de yakın akrabadırlar. Bölgede konuşulan dil, Türkiye Kürtçesiyle (Kurmançca) neredeyse aynıdır. Dahası bu aşiretler arasında köklü bir Nakşibendîlik geleneği sürmekte olup; Bahdinan bölgesindeki Nakşî şeyhleri ya buradaki aşiretlerden çıkmakta ya da bu aşiretlerin özellikle de Barzanlıların himayesinde irşad faaliyetlerini sürdürmektedir. Dünya Nakşîliğinin en büyük merkezi ise -Erzincan, Uşak, İstanbul gibi illerde de kolları olmakla birlikte- hâlihazırda Adıyaman’ın, Kâhta ilçesinde bulunan Menzil Dergâhı olarak kabul edilebilir. Dil, kültür ve akrabalık bağları açısından Türkiye’ye yakın olan KDP’ye kurulduğu yıllarda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (Rusya) sonra sırasıyla ABD, İngiltere, İsrail destek vermiş olup; şimdilerde ise Türkiye’nin desteği söz konusudur.     Türkiye’de yaşamış bir Nakşî şeyhinin mezhep ve tarikatla... Devamı

Türkiye - Pakistan Kardeşliği

2014-06-14 02:44:00

  Halkıyla ve devlet kurumlarıyla iki kardeş ülke: Türkiye ve Pakistan... İki ülkenin kaderleri, bağımsızlık süreçleri, demokrasileri birbirine çok benzer. Daha doğrusu Türkiye, ağabey; Pakistan, küçük kardeştir bu tarihi süreçte... Türkiye söz konusu olduğunda küçük kardeşler o kadar çoktur ki; İran, Afganistan… diye uzar gider zincir. Ama Pakistan’ın ayrı bir yeri ve önemi vardır. Pakistan daha bir başka benzer Türkiye’ye. Söz gelimi millî şairleri çok benzer; Mehmet Âkif ve Muhammed İkbâl birbirlerinin ruh ikizleridir sanki. Sırtında emanet palto ile dolaşırken millî marş için konan ödülü kabul etmeyen Âkif, tek ceketini Kuva-yı Milliyecilere bağışlayan İkbâl… İstiklâl Harbimiz (Bağımsızlık Savaşı) yahut Kıbrıs Barış Harekâtımız sırasında kimlerin bize destek çıktıklarını bir hatırlayın.  Dahası 24 Eylül 2013’teki Pakistan depremini bir düşünün. Pakistan, kimin omzuna başını dayayıp ağlamıştı? Türkiye’nin! İşte din kardeşliği, işte insanlık budur. Medeniyetse, işte İslâm Medeniyeti... Mehdi derseniz alın size Türk Milleti!.   Doğusu bölünerek, Bangladeş yapılan yaralı Pakistan ve Güneydoğusuna göz dikilen Türkiye… Parçalanma korkusunun sebep olduğu sıkıntılar, kargaşalar… Oysa bu sıkıntıların giderilmesi korkuyla karışık bir içe kapanma ile değil; aksine büyüyüp gelişmeyle, genişlemeyle mümkün olabilecektir. İngilizlerin dalavereleri sonucu dili bir, dini bir olan ülkelerinin Pakistan ve Bangladeş diye ikiye ayrılması Osmanlı’ya ne kadar da benzemektedir değil mi? Osmanlı da Batı Trakya’yı, Kerkük’ü, Kıbrıs’ı, Kafkasları (Azerbaycan ve havalisi) istemeye istemeye bırakmamış mıydı? Ya Kırım'a, Bosna'ya, Mısır’a, Filistin’e ne demeli? Ankara’nın, onlarca yıldır mahzun durmasının sebebi bu ayrılıklar, kopuşlar değil de nedir?   Pakistan’da konuşulan dil, güzel dilimiz Türkçeye akrabadır. Şöyle ki başta Babürlüler olmak üzere Harzemşahlar, Timurlular, Avşarlar vb. çeşitli Türk Hanedanlıkları zamanında Pakistan, Hindistan taraflarını fetheden Tü... Devamı

Türk Tarihinin Başlangıcı

2014-06-14 02:19:00

  Tarih, bir milletin hafızasıdır. Eğer siz, yeni nesillere tarihini öğretmezseniz birkaç kuşak sonra o milletin hafızasının silineceğini de öngörmelisiniz. Milletin hafızasının balık hafızasına dönüştürülmesi ise o milletin eninde sonunda alık alık gidip bir oltaya yakalanması ile son bulacaktır. Emperyalizmin oltasına!..   Türk tarihinin başlangıç noktası ile ilgili tartışmalar özellikle Osmanlı Hanedanlığının son yılları ile Cumhuriyetin ilk yılları arasında yoğunlaşmıştır. Meselenin halli için epeyce bir zaman geçmesi gerekmiş, bizzat Atatürk’ün de tartışmalara müdahil (taraf) olması ile tarihimizin Metelere, Alp Er Tungalara kadar gitmesinin önündeki engeller kaldırılmıştır. O yıllarda Türk tarihini kimisi 751’le, kimisi 1071’le, kimisi de 1919 yahut 1923’le başlatmaya kalkmıştır. Adı geçen tarihleri kabul edenlere göre, bu tarihler Türk tarihinin başlangıcıdır. Yani bir yerde ‘sıfır’ olarak kabul edilir. Böyle bir mantığın ilmi tahlildeki değeri de bize göre ‘sıfır’dır. Türk milletini, yetiştirme yurtlarında akıl baliğ olmuş; soyunu-sopunu, geçmişini bilemeyen mazlumlar gibi algılamak olsa olsa ahmaklıktır. Zira Mustafa Kemal, 1919’dan önce de Mustafa Kemal’di. Alpaslan, 1071’den önce de Alpaslan’dı. Haliyle Türkler, 751’den önce de Türk’tü! Ve Aliler, Ömerler de Müslüman olmadan önce birer putperestti!              Cumhuriyet dönemi aydınının Türk tarihi ile ilgili görüşlerinin temeli Osmanlı’ya dayanır. Tarihle ilgili tartışmalar, araştırmalar, bilimsel bulgular o yıllarda ortaya konulmaya başlanmıştır. Şinasilerle, Ahmet Vefik Paşalarla başlayan süreç Yusuf Ak&cc... Devamı

Bizim Aydınlarımız Biraz Mistiktir

2014-06-14 02:28:00

  Bizim aydınlarımız biraz mistiktir. Misal İlber Ortaylı “Tarih, hayatın öğretmenidir.” der. Bir başkası tarihin yerine, dîni koyar; sünneti, Hz. Ali’yi, Yavuz’u, Yunus’u filân. Kimisi mistik karşıtlığı (antimistik) iddiası ile Marks’ı, Darwin’i havsalasına (zihin) yerleştirmeye çabalasa da kız çocuğuna mistik isim vermeler, erkek çocuğunu sünnet ettirmeler, babanın cenaze namazını kılmalar, ananın hayır duasını almalar devam eder gider. İnşallah, maşallah duaları da haliyle... Ünlü sanatçımız Erkin Koray, mısra sonları “-Allah” lâfz-ı celili ile biten ironi yüklü şarkısı ile hayatları tutarsızlık üzerine bina edilmiş olan bu kesimleri belki de alaya alıyordur kim bilir? Ya şarkı eşliğinde gerdan kırıp, kalça burkmayı marifet sanan divânelere, zıvanadan çıkmışlara ne demeli?   “Bir hedef peşinde olduğun zaman yıldızlardan aşağısı ile kanaat etme.” diyen Arap şairine katılmamak elde mi? Oysa günümüz insanı kitle kültürünün dayanılmaz hafifliği, bir o kadar da egemenliği altında yaşayıp gitmektedir. Yalan yanlış, ağır aksak, sonradan görme yahut görmemiş bir yaşantı… Bu durumun sorumlusu (mesul) biraz da ülkemizin aydınlarıdır şüphesiz. Zira millete önder olmakla, millete köstek olmak arasında gidip gelen istikrarsız bir aydınlanma sürecidir söz konusu (mevzubahis) olan. Ve belki de aydınlanamama süreci… Haliyle bu sürecin sağlıklı olmadığı ortadadır. Türk edebiyatının pîrlerinden Necip Fâzıl’ın söylemiyle (tâbir) “ruh kökümüzü aydınlatan” Türk-İslâm kültür ve medeniyetinin temelleri orada durup dururken, başka kültür ve medeniyetlerden aparılmış, aşırılmış eğreti yapılara tenezz&u... Devamı

Turanî Bir Halk.. Kürtler

2014-06-14 02:14:00

  Türkler asimilâsyoncu değil; entegrasyoncu olmuşlardır tarih boyunca. Alt kimlikler birleşerek, üst kimliği oluşturmuştur hep. Kültür birliğini ve vatandaşlık bağını esas alan bir Türk irfanı (culture/kültür), Türk idrâkı (anlayış, akıl)  söz konusudur. Velhâsıl Türk kimliği dediğinizde, çok bileşenli bir yapıdan bahsediyorsunuz demektir. Bu kimliğin bileşenleri doğuda Sahalarla (Sakha/Saka), Uygurlarla başlar; batıda, Anadolu yarımadasını da aşarak, Macar ovalarına kadar ulaşır. Bu gönül birliğine -haklı olarak- Kore’yi, Japonya’yı, Fin ülkesini hatta Kuzey Amerika yerlilerini dâhil edenler de vardır.   Oğuz Kağan’ın 24 torunundan birisinin adının Kürt/Gurmanç olduğunu (Bügdüz Emen hadisesi ile bağ kurulabilir.); Yenisey anıtlarında Uygur Türklerinin Hakanının: “Ey Kürt Beyleri” diye seslendiği”; Anadolu Türkmen (Oğuz/Ogur) lehçesinde bulunmayan, ama Anadolu Gurmanç (Kürt, Guranî vs.) lehçesinde bulunan 532 Öntürkçe sözcük olduğunu misal bunların börte/börtü (kurtçuk, haşerat), buke/bike (güzel kız, gelin, gelinlik kız) diye uzayıp gittiğine dair bilgiler de kaynaklarda geçmektedir. Misal börtü sözcüğü Divan-ı Lügat’it Türk'te de yer alır. Arapça kökenli haşere sözcüğünün karşılığı (muadil) olarak kullanılmıştır. Dahası Kürtçede de vardır bu sözcük. Ve Kürtçede de haşere anlamında kullanılır. Kısacası (vel’hâsıl) İstanbul Türkçesine Arapçasını almışız; Kürtler (Gurmançlar), öz Türkçesini kullanıyorlar!. Türkiye’den Fahrettin Kırzıoğlu, yurt dışında da Nikitin gibi bilim adamları Kürtlerin doğu... Devamı