Nuhun Çocukları: Milliyetçi, Dindar ve Demokrat Olabilmek

2008-04-30 03:59:00

          Diyarbakırlı Mehmet Ziya Gökalp Bey, Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk büyük toplumbilimcisidir. Kaleme aldığı 'Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak' adlı eseri ile temelinin kültür olduğu bizzat Atatürk tarafından belirtilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurumsallaşmasına büyük katkı sağlamıştır. Çünkü Mehmet Ziya Bey’in görüşlerinden etkilenenlerden biri de Gazi Mustafa Kemal’dir. Daha da gerilere gidecek olursak Gökalp’ın etkilendiği düşünür ise Yusuf Akçura Bey’dir. Hatta denilebilir ki, Gökalp’ın 'Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak' adlı eseri, Akçura’nın kaleme aldığı 'Üç Tarz-ı Siyaset' adlı makalenin bir nevi açıklaması gibidir.           Gökalp’ın erken ölümü, ortaya attığı fikirlerin olgunlaşamamasına; kavramların içlerinin boş kalmasına sebep olmuştur. Bununla birlikte milyonlarca insanın zihninde, kitabın adı bir slogana dönüşmüştür. Bu noktada biz, bu sloganın içinin doldurulmasının bir zorunluluk olduğunu düşünüyoruz.           Osman Turan Bey’in tanımı ile 'Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi'ne giden yolda, Türk Milleti’nin sahip olması gereken vasıflar bize göre milliyetçi olmak, dindar olmak ve demokrasi kültürünü özümsemek olmalıdır. Kısacası yolumuz Vatikan’a değil, Turan’a; elimiz İncil’e değil, Kuran’a gitmelidir. Bir de hâlihazırda en iyi yönetim biçimi olan demokrasiyi millî bünyemize uyarlamamız gerekmektedir. Gelin şimdi bu vasıfları biraz daha a... Devamı

Tarihi Doğru Okumak

2008-04-30 03:57:00

    Osmanlı dönemi edebiyatçılarımızdan olan ve 'Şair Eşref' lakabı ile tanınan Eşref Bey’in yazıhanesine birgün genç bir adam çıkar gelir. Ömründe ilk kez gördüğü bu gencin, Eşref Bey’den bir isteği vardır. Yazmış olduğu şiirler hakkında Eşref Bey’den bir değerlendirme yapmasını istemektedir. Gencin adı Mehmet Kemal’dir. Eşref Bey, gencin yazdığı şiirleri beğenmekle kalmaz, gencin adını da Namık Kemal olarak değiştirir.   Namık Kemal büyür, 'Vatan ve Hürriyet Şairi' olur. Manastır Askeri Lisesi’nde Matematik öğretmeni olan Yüzbaşı Mustafa Bey, Namık Kemal’i çok sevmektedir. Zaman zaman öğrencilerine onun şiirlerini okur. Öğrenciler bu şiirlerden etkilenirler. Ama bir tanesi vardır ki, o diğerlerinden farklıdır. Adı Mustafa’dır. Çok geçmeden öğretmen-öğrenci ilişkisinin yerini, usta-çırak ilişkisi alır. Genç Mustafa’nın dudaklarından 'vatan', 'millet' sözcükleri dökülür olmuştur artık.   Bir zaman sonra Yüzbaşı Mustafa’nın, Genç Mustafa’ya verebileceği pek fazla bir şey kalmaz. Birgün Genç Mustafa’yı yanına çağırır. Ona, fikirlerinden etkilendiği Namık Kemal’in adından esinlenerek 'Kemal' adını verir. Mustafa, kemale erip olgunlaşmış; Yunus gibi, yollara düşme vakti gelmiştir zira.   Mustafa Kemal, bugün Suriye olarak anılan Osmanlı vilayetine stajını tamamlaması için piyade önyüzbaşı olarak atanır. Ama gerçekte bu bir sürgündür. O dönemde İstanbul, Selanik, İzmir gibi yurt köşelerinde türlü türlü dernekler kurulmaktadır. Kimi liberaldir, kimi sosyalist... Kimi eşitlik ister, kimi zenginlik... Kimi İngiltere’ye bel bağlar, ki... Devamı

BİR ADAM

2008-04-29 17:55:00

----------BİR ADAM Bir cemiyet bir adamı şad eder. Bir adam bir cemiyeti mahveder. Kanundur bu, iki iki dört eder. Hokkabazlık öte yanı, lâf değil.             X         X         X Baksan iki yüzünden şer damlıyor. At terbiyesinden de pek anlıyor. Bir selâmla insanları avlıyor. Sahtekârlık öte yanı, saf değil.                        AZİZ DOLU                       Yüksekova–05.12.2000 ... Devamı

Türk Otağı

2008-04-29 17:54:00

  Türkler, nerede ise beş bin yıla dayanan uzun tarihleri boyunca, Çin hâkimiyetinde kaldıkları otuz yıl kadar olan kısa süreyi saymaz isek hep bir devlet teşkilâtına sahip olmuşlardır. Günümüz devletlerinin birçoğunun geçmişi daha bir iki asrı geçmez iken, atalarımız 'Devlet-i ebed müddet' anlayışı ile devlet kavramına zirve yaptırmış ve belki de bu anlayış sayesinde diğer milletlere karşı muazzam bir üstünlük kurmuşlardır.   Devlet-i ebed müddet anlayışını, Almanların 'Nazizm' ve İtalyanların 'Faşizm' ülküleri ile karıştırmamak gerekir. Neden derseniz, bu görüşler nerede ise her şeyin devlet için olduğunu kabul eder. Devlet araç değil, amaç olmuştur. Bir nevi tabudur anlayacağınız. Millet, vatan, din gibi kavramlar ikinci plana atılmıştır. Türkler ise devleti bir araç olarak kabul etmişler; devletin, millet için olduğunu benimsemişlerdir. Asıl olan milletin huzuru ve mutluluğudur. Orkun (Orhun) yazıtlarında da belirtildiği gibi, devlet erkini elinde bulunduranlar açları doyurmak; açıkları giydirmekle yükümlüdür. İslâm’a girdikten sonra da bu inanç aynı şekilde devam etmiş ve tebaayı oluşturan insanlar Allah’ın birer emaneti olarak kabul edilmiştir. Ama Türk’ün devletçilik anlayışının olgunlaşması ve kurumsallaşması bize göre Fırat’ın kıyısında otlayan bir kuzunun bile hesabını soran İslâm dini sayesinde olmuştur elbette. İslâmiyet döneminde kurulan Türk Devletlerinin daha uzun soluklu ve dünya sahnesinde daha etkili olması da bunu göstermektedir zaten.   Osmanlı, kısa zamanda Devlet-i Âli Osmanî olmasını; dünyanın gelmiş geçmiş en büyük, en kudretli devletini vücuda getirmesini hiç şü... Devamı

Ayasofya'ya İmam Olmak

2008-04-29 17:53:00

  Siyasî deha Abdülhamit Han hakkında yüzlerce kitap yazılmış, binlerce yorum yapılmıştır. Ama bunların hiçbiri Hüseyin Nihal Atsız Bey’in 'Ruh Adam' adlı romanında yer alan değerlendirmeler kadar gerçekçi değildir sanırım.   Sultan Abdülhamit Han dönemine istibdat (bir nevi zorbalık) dönemi; Sultan Abdülhamit Han’a da zorba hükümdar, kızıl sultan diyenler, onun iktidarı döneminde bir tek bile siyasî idam gerçekleşmediğini görmezden gelirler. Onu darbe ile indiren İttihat ve Terakki döneminde ise siyasi suikastlar furyası alıp başını gitmiştir. On yılda koca Devlet-i Âli’nin darmadağın olması da cabası...   'Gök Sultan' Abdülhamit Han tahtında otursa idi, Bab-ı Âli’deki karışıklıkları fırsat bilerek Batı Trablus’a asker çıkaran İtalyanlar buna cüret edebilecekler miydi acaba? Ya siyasî manevralarla bir araya gelmelerini engellediği Balkan devletlerinin, Bilge Hükümdarın tahtından indirilmesini fırsat bilmesine; daha dün tebamız olan bu devletçikler karşısında, koskoca Osmanlı Devleti’nin küçük düşmesine ne demeli? Bu küçük düşmenin başlıca sebepleri ise bildiğiniz gibi Türk ordusuna bulaşan (sirayet) fırkacılık (partizanlık), rüşvet, adam kayırma (iltimas, torpil) gibi hastalıklardı haliyle... Türk ordusu cephede düşmanla savaşacağına, bünyesindeki bu hastalıklı hücrelerle boğuşuyordu. İttihat ve Terakki, Hürriyet ve İtilaf gibi fırkaların (party) neden olduğu hastalıklı hücrelerle...   Balkan savaşlarının, Balkanlar’daki dengeleri alt-üst ettiği malûmdur. Bozulan dengelerin neticesinde, fitili ateşlemek bir Sırplıya kalmış ve Avusturya ile sömürgesi Macaristan’dan meydana gelen imparatorluğ... Devamı

AKINCI

2008-04-29 17:52:00

AKINCI   Sabah oldu                 aydınlığa daldın Akşam oldu                 karanlığa… Bir akıncıydın sen çıkmıştın akınlara Ay yıldızın gölgesinde                 Bozkurdun arkasında Ölsen de yürürdün                 dönmezdin geri Ötüken’den, Viyana’ya ezelden beri Okyanuslar yıkardı                 ayağının tozunu Üç kıtada atın oynardı                 oynardın cirit oyunu… Sen denizleri atla geçerdin                 karaları gemiyle Kızıl Elma, Cihat derdin                 yürürdün Allah’ın emriyle… Alkış tutardı tarih                 bu mehter geçidine Şahadete susardın                 gönül verip yüce dîne “Titre ve kendine dön                 Ey Türk Milleti!” Seni bitiren Batıcılıktır                 at artık şu illeti. Aziz Dolu Atabey       &... Devamı

Kerkük, Elden Ele Düşmeden

2008-04-29 17:50:00

Kerkük, Elden Ele Düşmeden İster Türk-i iman’dan gelsin, ister Türk-menend’den; Türkmen demek, Türk demektir. Oğuz Türkü demektir. Bu nedenle, nerede olursa olsun; Türkmen toplumunun maruz kaldığı soykırım, haksızlık, zulüm, insan hakları ihlâli… türü ne olursa olsun, büyük meseledir. Damarımda Türk kanı taşıyorum diyen herkesin gütmesi gereken bir millî davadır. Türk-İslâm davasıdır. Bugün Irak’ta sayıları 2,5 milyonu aşan bir Türkmen topluluğu bulunmaktadır. Üstelik bu topluluk, bin yıldan fazla bir tarihi geçmişe de sahiptir. Türkler, Musul ve Kerkük dolaylarını, Anadolu’dan çok önceleri yurt edinmiştir. Irak Türkleri, Anadolu Türkleri ile yüzlerce yıldır kader birliği içerisinde olmuştur. Ta ki 1. Dünya Savaşı sonrasında Irak, İngiliz sömürgesi olana kadar… O tarihten sonra Türkmenlerin kaderi kan ve gözyaşı ile yoğrulmuştur. Irak’taki Türklerin (Türkmenler) yaşadığı yerler, Türkiye sınırlarından başlayıp, Bağdat’a kadar uzanan geniş bir sahayı kapsamaktadır. Irak Türklerinin başlıca yerleşim alanları Musul, Kerkük, Erbil, Altunköprü, Telafer, Diyala, Selahaddin, Mendeli gibi yerleşim birimleridir. Yine Bağdat’ın belli başlı mahallelerinde 100 binin üzerinde Türk yaşar. Kısacası Türkiye sınırındaki Telafer’den başlayıp, İran sınırındaki Mendeli’ye kadar uzanan coğrafyada üç milyona yakın sayıları ile Türkler, ülkedeki üçüncü büyük etnik topluluğu oluşturmaktadır. Irak’taki Türkler, ülkenin her tarafında zengin bir kültür varlığı meydana getirmişlerdir. Özellikle Musul, Kerkük, Bağdat, Basra, Erbil, Telafer gibi şehirlerde Türklere ait mimari ya... Devamı

Simgeler ve Kavramlar

2008-04-29 17:48:00

Simgeler ve Kavramlar Pek televizyon seyretmem. Tarih, Edebiyat, Toplumbilimi ile ilgili sunumlar olursa belki… Geçenlerde 'örtü' meselesi ile ilgili bir sunuma (program) denk geldim. Başörtüsünün, toplumsal bir sorun haline getirilmesini gülünç (trajikomik) bulmama rağmen; oturup, dakikalarca sunumu izledim. Ta ki, boynunda 'Hırvat mahsulü kravatı' ile arz-ı endam eyleyen, karşıt görüşlü bir muhteremin “Başörtüsü siyasi bir simgedir.” diyerek başladığı konuşmasına, hızını alamayarak bir de gericilik yaftası yapıştırdığını duyuncaya kadar…  Efendim, 'kravat' (boyunbağı) sözcüğü Hırvat dilinden gelir. Bildiğiniz gibi dilimizde Türklüğü çağrıştıran, 'türkü' (Aslı 'türkî'dir.) diye bir sözcük vardır. Türkü, Türk işi (usulü) anlamına gelir. Hırvat dilinde de benzer bir durum söz konusudur. Yani kravat sözcüğünü kullandığımız zaman da Hırvat işi (usulü) anlamını ifade etmiş oluruz. Hırvatlar için bir gelenek, diğer milletler için ise olsa olsa bir alışkanlık olan kravat (boyunbağı) takma uygulamasının nereden çıktığına gelince; eski çağlarda kocasını ya da oğlunu savaşa gönderen Hırvat kadınları boyunlarına onların giysilerinden bir parça çaput (bez) bağlarlarmış. Kocaları ya da oğulları dönene kadar da bunları çıkarmazlarmış. Uygulamanın amacına gelince; gidenleri unutmayıp, hep hatırlamakmış. Bu boyunbağları yas alameti olarak kullanılırmış anlayacağınız. Günümüzde medeni olmanın temel simgelerinden biri olarak kabul edilen boyunbağlarının, Hırvat diyarından çıkarak diğer ülkelerde de yaygınlaşmaya başlaması sırasında, uygulamada farklılıklar göze çarpmıştır. Mesela Fransızlar -&ou... Devamı

Deli Gömlekleri

2008-04-29 17:47:00

Deli Gömlekleri Temeline toprak, duvarına tuğla, çatısına demir, kapısına çelik olmaya gönül verdiğimiz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu yıl seksen dördüncü kuruluş yıldönümü kutlandı. Seksen dört yıllık süre zarfında birçok badireler atlatan, evladım dediklerinden ihanet; dostum dediklerinden kahpelik gören genç cumhuriyetimiz yine de yoluna devam etmektedir. Son yıllarda, sonu 'izm' ile biten çeşitli düşünce akımlarının ikliminde yaşayan bir takım entel-dantel çevreler “Ulus Devletlerin miyâdı doluyor.”, Türkiye bir mozaiktir.”, “Türkiye’nin temel sorunu demokratikleşmedir.” gibi etnik özürlü olmaları ile de ilişkilendirilebilecek görüşler ortaya atmaktadırlar. Gelin şimdi devletin varlığını, ülkenin bütünlüğünü sorgulamaya; milletin huzurunu bozmaya yönelik eylemleri bile 'düşünce özgürlüğünü sonuna kadar kullanmak' olarak tanımlayan bu 'izm'cilerin iyi niyetli olduklarını varsayalım. İyi niyetle yahut kitleleri etkilemek amacıyla söylenmiş olan 'halkların kardeşliği', 'inanç birliği', 'küreselleşen dünya' gibi söylemler yine de izm’lere vitrin süsü olmaktan öteye geçememektedir. Aklı başında bir insanın vitrin süsüne tav olmak gibi bir hataya düşme lüksü yoktur. Asıl olan görüntü değil, özdür. İşin özü, işin aslıdır. Sorarım size, bir Sultan Galiyev vakası vitrinin gerisinde bütün çıplaklığı ile dururken hangi halkların kardeşliğinden bahsedebilirsiniz ki? Ya da Filistin Kurtuluş Örgütü’nün, Bekaa’daki kamplarında PKK’nın (Partiya Kalkaren Kurdiya) yıllarca silah... Devamı

Bir Cumhuriyet Efsanesi

2008-04-29 17:46:00

  Şehir efsanesi olarak adlandırılan bir kavramı duymuşsunuzdur. Kavram, aslı olmayan ama halkın gerçek olduğunu düşündüğü, hayali durumları belirtir. Amiyane tabirle batıl inanç denen şey de budur aslında. İnsanoğlu az veya çok bu tür inançlardan etkilenir ve/veya etkilenmiştir. Bu inançlar dini olabileceği gibi dindışı konuları da kapsayabilir. İnsan toplulukları arasında, buna benzer inançlarla ilgili misaller sayılamayacak kadar çoktur.   Şimdi sizlere bir başka efsaneden 'Cumhuriyet efsanesi' olarak adlandırdığımız bir yalandan, daha doğrusu göz boyamadan bahsedeceğiz. Gelin şimdi hep birlikte Kurtuluş Savaşı yıllarına gidelim. Aslında bu tabir (söylem) de yanlış. Bizzat Atatürk ve çağdaşları tarafından kullanılan 'İstiklâl Harbi' söylemini kullanmalıyız. Günümüz Türkçesi ile Özgürlük (Bağımsızlık) Savaşı...   1920’li yıllarda Türkiye Türkleri bağımsızlık yolunda büyük bir ölüm-kalım mücadelesi verirken; Türkistan’da da durum pek farklı değildi. Kırım, Kazan, Astırahan, Hive Hanlıklarını (devlet) yutan Sovyet Rusya, Batı Türkistan’daki son Türk Devleti olan Buhara Hanlığı’na göz dikmiştir. Buhara ve havalisinde Buhara Halk Cumhuriyeti ilan edilmiş, başkanlığına da Osman Kocaoğlu seçilmiştir. Ankara Hükümeti bu kardeş Türk Devletini resmen tanır. Mustafa Kemal ile danışıklı olarak gizlice Türkistan’a giden Teşkilat-ı Mahsusa’nın efsanevi casusu Kuşçubaşı Eşref de İran, Afganistan ve Hindistan (Pakistan ve Bangladeş dâhil) Müslümanları ile Ankara Hükümeti arasında irtibat kurmuş; ardından da Buhara’ya geçmiştir. Ankara ile Buhara arasında resmi ilişkilerin başlaması da bu zamana denk gelir. Buhara Halk ... Devamı

ŞEHİDİM

2008-04-29 17:45:00

 ŞEHİDİM                  'Yusuf Oğlu Süleyman’a' Bir hendekten atlarken Kahramanca             ileri Boğazı yandı,             birden Kırmızı bir gül             fışkırınca göğsünden. Titreyerek diz çöktü Huşu içinde yere. Birkaç kurşun atmak için Son bir gayretle Doğrulurken yerinden Bir söz yankılandı             dağlarda,                     taşlarda... Allah-u Ekber! Boşaldı şarjör, Hedefini buldu mermiler. Gözleri görmez oldu Taşı, toprağı, bitkiyi... Hayatını yaşadı            yeniden. Anası geldi aklına, Duayla             askere uğurlayan... Eşi geldi, Oğluna sarılmış            ağlayan... Baktı Nur yağan göğe, Gördü 'gel'  diyen meleği. Gövdesi Devrilirken yere, Kutsal ruhu Şehidimin, Uçtu gitti Göklere...                           Aziz Dolu Bolu–1994 ... Devamı

Temcit Pilavı Medeniyeti

2008-04-29 17:44:00

Temcit Pilavı Medeniyeti Mensubu olmakla övündüğümüz Türk Milleti öyle yüce ruhlu, öyle gönlü zengin bir millettir ki anlatmaya ne ciltler, ne de günler yeter. Misal, önüne defalarca ısıtılmış temcit pilavını bile koysalar; karşısındakinin kalbini kırmamak için, birkaç lokma alır. Doydum deyip, çekilir. ‘Hâl ehli'  böyle yapar. Umulur ki pilavı ısıtıp getirmeyi iş edinmiş 'dal ehli' hidayete ersin. Basın-Yayın organlarının son dönemlerdeki baş haberlerine (manşet) bir göz atacak olursanız; birilerinin yine milletin önüne bir şeyler koyma çabasına giriştiğini görürsünüz. Üstelik hiç yorumlama (analiz) yeteneğiniz olmasa bile, bunların en şatafatlılarının da 'Dinler Arası Diyalog', 'Medeniyetler İttifakı', 'Büyük Ortadoğu Projesi' gibi adlarla anılan safsatalar olduğunu hemen anlarsınız. Türk Milleti’ni, Batı’ya yamama; Türk Milletine, Batı kültürünü dayatma (empoze) çabaları öyle gülünç bir hâl almıştır ki, milletimiz artık tek bir lokmayı bile kaldıracak durumda değildir. Zira tek bir lokma bile, bünyenin mide kanaması (spazm) geçirmesine sebep olacak dereceye gelmiştir. Bu noktada aydınlarımızın takındığı tavır ise gerçekten acınacak bir durumdur. Kraldan çok kralcı olan; kendi toplumuna yabancılaşmış, kendi değerlerinden habersiz, hatta utanan bir yığın... Üstelik öyle bir yığın ki, milletimizin yüce vicdanında açtığı yara elin İngiliz’ine, Moskof’una rahmet okutacak cinstendir. Elin adamı harıl harıl uçak gemisi, uzay mekiği yapmaya çalışırken; bizim yığın zamanını nasıl kadeh tutulacağını, nasıl kadın eli öpüleceğini dahası nasıl enik besleneceğini öğrenmeye harcamış... Devamı

Türklerin Girişimcilik Ruhu

2008-04-29 17:40:00

Türklerin Girişimcilik Ruhu Geçenlerde evrenkent (univercity) mezunu bir zatın konuşmalarına tanık oldum. Bu zat, Türk Milletinin girişimci ruha sahip olmadığından, uyuşukluğundan filan dem vuruyordu. Önyargılarının kemikleştiğini, olaylara at gözlüğü ile baktığını anlayınca söylediklerini kale almadım. Bununla birlikte, mensubu olduğum Türk Milletinin, girişimciliğin kitabını yani tarihi yazdığını bildiğim için; içimde bu gaflet ehline karşı bir acıma hissi belirdi. Damarlarına boca edilen bayıltıcının (narkoz) etkisiyle kolunu bacağını oynatamayan;  oynatmak ne kelime, kolu bacağı kesilse bile farkına varamayan bir hastanın durumunu düşünün. Takdir edersiniz ki milletimizin içinde bulunduğu vaziyet de bu hastanın durumuna benzer. Osmanlı’dan başlayıp, günümüze kadar sürdürülegelen sinsi oyunlarla milletimiz uyuşturulmakta, uyutulmakta; değerlerinden, benliğinden uzaklaştırılmaktadır. Öyle ki kökleri Orta Asya’dan teşekkül etmiş Büyük Türk ülkesi budana budana bu günlere gelmiş ve elde kala kala bugünkü milli sınırlarımız kalmıştır. Üstelik Volga’yı, Tuna’yı, Nil’i kurutan ağdala sürüleri bu defa da gövdeye musallat olmuştur. Zira gövdenin dal budak salması an meselesidir. Dal budak salmış gövdeye güç yetiremeyeceklerini de iyi bilmektedirler. Şu yeryüzünde, Türklerin dal budak salmasını kimse istemez. Peki, niye? İstemez, çünkü bu milletin silkinip, ayağa kalkmasının anlamını dünya âlem iyi bilmektedir. Dünya Kürşat’ı, Attila’yı, Mustafa Kemal’i iyi bilmektedir. Dünya Mohaç’ı, Akka’yı, Çanakkale’yi hatırlayınca ürpermektedir. Çünkü bu anlam, Türk’ün önüne ge&cc... Devamı

Asa, Değil; Musa Olmak

2008-04-25 23:53:00

Asa, Değil; Musa Olmak Balkan savaşlarının hezimetle sonuçlanması, bütün dünyada şaşkınlıkla karşılanmıştır dersek abartmış olmayız herhâlde. Zira daha dün gibi bir tarihte Osmanlı’ya bağlı birer eyalet olan Balkan devletçikleri, İstanbul’un az ötesine kadar gelebilmeyi başarmış ve Bab-ı Âli’de bir depremin vuku bulmasına sebep olmuştur. Aslında Devlet-i Âli’nin yenilgiyi tadacağı, savaştan önce de ayan beyan ortada iken (Gazi Mustafa Kemal’in de bu yönde görüşleri vardır.) yine de Osmanlı için, Viyana bozgunundan sonraki en acı hezimet olduğu ortak kanaattir. (Koskoca Osmanlı’nın, Batılıların korumasına muhtaç olmasını kastediyorum canlar.) Alınan bu yenilgi ile Osmanlı’nın millî gururu öyle çok incinmiştir ki, Osmanlı aydınları için bir dönüm noktası olmuştur. Türk Ocaklarının kurulması (1912) da bu buhranlı günlere denk gelir. Türkistan’dan, Balkanlardan kopup gelen ve milyonlarla açıklanan insan güruhu arasında, aydın vasfına haiz (sahip) insanlar da vardı. Rus zulmü, Çin zulmü, Balkanlardaki komitacı vahşetleri… diye giden ıstıraplar, hüsranlar doğal olarak Osmanlı aydınlarının da bir yerde isyan etmelerine ve Türkçü-Turancı bir dünya görüşünü benimsemelerine neden olmuştur. Kuva-yı Milliye hareketini başlatıp, başarıyla sonuçlandıran da bu akımdır. İkinci Dünya Savaşının ardından (akabinde) ise çeşitli sebeplere bağlı olarak Türkçüler, İslâmcılar ve solcular (sosyalist) bertaraf olmuş; ülke, -Amerika’nın da etkisiyle- manevî (moral) üstünlüğü ele geçiren batıcı liberallerin tahakkümüne girmiştir. Mevzu siyasî olduğu için, biz kıyısından dolaşalım. Peki, ama Osmanlı niye yenil... Devamı

İslâm'da Yanlış Anlama ve Yorumlar

2008-04-25 23:40:00

İslâm’da Yanlış Anlama ve Yorumlar Bilindiği gibi İslâm hukukunda (fıkıh) suça karşılık gelecek cezalar arasında 'kısasa kısas' unsuru da vardır. Bu uygulama, suç fiilinin daha başlamadan sona ermesi; suçlunun, işlediği suçun ne anlama geleceğini kavraması; mağdurun gönül rahatlığının sağlanması gibi yararlar sağlamaktadır. Günümüzde bu uygulama sadece maddi kayıplar için uygulanmakta, diğer alanlarda hapis cezası yolu takip edilmektedir. Bununla birlikte, bir kulun, bir kula zarar vermesini; bir kulun, bir kulun verdiği zarara, zararla karşılık vermesini bile hoş görmeyen İslâm dini, böylece toplumsal barışı ve huzuru tesis etmedeki başarıyı da garantilemiş olmaktadır. Zekât, fitre, sadaka ise bu barışın güvence (garanti) belgeleridir hâliyle… Tarihi süreç incelendiğinde, her milletin, İslâm’ı yorumlamasının farklı farklı olduğu görülür. Hâliyle Türklerin İslâm inancı da diğer yorum ve uygulamalardan farklılıklar göstermektedir. Misâl Araplarda Selefiyye ve Kelâm (fıkıh=hukuk) ağırlıklı bir İslâm inancı hâkimken; Türkler Allah korkusu yerine, Allah sevgisini esas alan kelam ve tasavvuf terkibini uygun bulmuşlardır. Hanefî-Maturidî-Yesevî çizgisinde asl’olan Allah sevgisi ve kul iradesi olarak göze çarpar. Kişi bilmediğinden sorumlu tutulamayacağından olsa gerek, kelâm burada eğitim-öğretim faaliyetleri gibi algılanmıştır. İslâm ülkelerinde, dinle ilgili yanlış anlama ve yorumlamaların olduğu ve/veya olabileceği muhakkaktır. Misâl Yahudilerin, Cumartesi; Hıristiyanların, Pazar gününü dini inançları gereği hafta sonu tatili kabul etmelerinden etkilenilmiş olunacak ki; Müslümanlar da Cuma gününün dinî tatil gün&uum... Devamı

Kızılderililer Türk Olmasın

2008-04-25 23:38:00

Kızılderililer Türk Olmasın   Kızılderililer şu yeryüzündeki en asil milletlerden biridir. Özgürlüğe düşkün oluş,  doğa sevgisi, mertlik… diye giden bir dizi güzel huy (seciye, haslet) bu halkta toplanmıştır.   Kızılderililer üzerine yapılan sayısız araştırma, biz Türkleri de yakından ilgilendiren sonuçlar ortaya koymuştur. İki halk arasında öyle derin bir bağ; öyle çok ortak nokta vardır ki, şaşarsınız. Misâl Dede Korkut’ta geçen 'Deli Dumrul' hikâyesinin bir benzeri Kızılderililerde 'Deli At' olarak karşımıza çıkmaktadır. 'Deli' lakabının iki halkta da 'gözünü budaktan sakınmayan, er kişi' anlamında kullanılması ise üzerinde durulması gereken bir başka ortak yandır. Zira “Yiğidin iyisine deli derler.” diyen bir Şeyh Edebali vardır karşımızda.   Kızılderililerin dini inançları üzerine yapılan saha araştırmalarında, Türklerin 'Gök Tanrı' inancına çok benzeyen bir din inancına sahip oldukları görülmüştür. Bugün Türkiye’de unutulmakla birlikte Türkistan’da hâlâ görülen, yerleşim biriminin merkezi noktasına uzun bir sırık dikme; sırığın etrafında ayin yapma; şaman (kam) dansı; akan suyun kutsal sayılması; kurt, kartal, at gibi hayvanların sevilmesi; ölülerin tepelik yerlere gömülmesi; ay ve güneş tutulmalarında gökyüzüne silah (ok, kurşun vs.) atılması; ölen kişinin ruhunun gökyüzüne yükseldiğine inanılması; kötü ruhlardan korunmak için tılsım taşınması (kurt dişi, kartal tüyü, nazar boncuğu vs.) gibi uygulamalar en belirgin ortak özellikler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu arada Türklerin, İslâm öncesi dönemdeki G&o... Devamı

Tebliğ ve Tahammül Dini

2008-04-25 23:34:00

Tebliğ ve Tahammül Dini Kavramlar, insan hayatını biçimlendiren; insan ufkuna yön veren en önemli unsurların başında yer almaktadır. Yeryüzünde, hayati öneme haiz olan kavramların başında ise aidiyet duygusunu anlatmak için kullanılan kimlik olgusu gelir. Bize “Necisin?” diye bir soru yöneltilse “Türk’üz!” deriz. Türk kimliğini daha da açmamız icap ederse söylemimiz 'Müslüman Türk' hâlini alır. Zira bir Türk olarak, hayatımıza yön veren en önemli kavram İslâm’dır. Burada dikkât edilmesi gereken husus, din ve dil olgusunun, milletin devamında oynadığı önemin büyüklüğüdür. Bu noktada, Türk varlığını daha doğrusu İslâm’ı berrak bir anlatıma ve/veya yoruma kavuşturmak elzemdir. Aslında Müslüman Türk olmak yeterlidir. Ama mezhepler ve cemaatler de işin içine girmektedir. Burada, bu alt dini oluşumları birer 'gönül akımı' olarak adlandırabiliriz. Ama bu akımların sıkıntılara yol açabileceği de unutulmamalıdır. Şii mezhebinin başına gelenleri bu duruma misâl olarak gösterebiliriz. Gönül akımı olması gereken mezhepler, cemaatler sonradan nerede ise İslâm’ın temel inançlarına zıt birer din hâlini almışlardır. Söz gelimi Suriye’deki Şii Müslümanlar, Haçlı savaşları ve sonrasında başlayıp günümüze kadar gelen süreçte, Hıristiyanlıktan da etkilenerek Hz. Ali Efendimizi ilâhlık özelliği kazanmış birisi olarak hatta -hâşâ (asla)- 'Allah’ın oğlu' olarak kabul eder hâle gelmişlerdir. Bu yörede yaygınlaşan ve İslâm inancına taban tabana zıt olan ruh göçebeliği (rearkarnasyon) inancı da cabası… Irak’ın kuzeyinde yer alan Yezidilik ise bir ... Devamı

Konusu Kadın Olan Bir Muhabbet

2008-04-25 23:31:00

Eskiden 'cima' varmış. Arapça 'cem'den gelen… Şimdilerde ‘seks’ diyorlar. İngilizceden devşirme bu sözcükle, cimanın anlamı da kalkmış ortadan. Seks kalmış çırılçıplak. Seksek oyununa dönmüş bir anlamda. Eskiden 'oynaşmak' diye tarif edilen hâl, şimdilerde ‘flört’ olmuş. ‘Çıkıyorum’ diye adlandırılmakta… 'Baştan çıkıyorum'un kısaltması: Çıkıyorum! 'Konuşuyorum', 'kırıştırıyorum'un kibarcası… Arkadaş sözcüğünün önüne erkek veya kız sözcüğü konarak bir isim tamlaması meydana getiriliyorsa, bilin ki deneme sürüşü için bir araç tahsisi söz konusudur. Ya evlilik? Olmadı şimdi… Durduk yerde moraller bozulmasın. Öyle ya saygı, sevgi, saadet, sadakat… diye giden sözcükler adam gibi adam olmayı gerektirir. Kim taşıyabilir ki onca ağırlığı… Baldırı çıplak palmiye, çınardaki asaleti nasıl taşısın değil mi ya? Yeşilçam yapımı eski filmleri seyrederken, bir ayrıntı dikkatinizi çeker mi bilmem? Hani esas oğlan (aktör), esas kızın (aktris)  alnından öper hep. Herhâlde o zamanlar, ar damarı çatlamamış bir toplum olduğumuzdan olacak ki, ar damarını öpmek bir gelenek olmuş diye düşünürüm. Hele hele 'helâlimsin' sözündeki derin anlama ne demeli; 'seni seviyorum' sözündeki genişliği, bir o kadar da sığlığı düşününce… Cengiz Aytmatov’u duymuşsunuzdur. Ünü, Türkistan bozkırlarından taşarak, dünyaya yayılmış bir Kırgız Türkü’dür. Romanları dilden dile çevrilmektedir. Dünyanın en saygın (itibar, prestij) edebiyat ödülü olarak kabul edilen Nobel’in de sahibidir ay... Devamı