İslâm’ın Şartı Kaçtır?

2017-08-10 13:19:00

 

“İslâm’ın şartı kaçtır?” diye bir soru yöneltilse, en vasat bilgi birikimine sahip Müslümanlar bile “Beştir!” yanıtını verebilir. Bu şartları da kısaca namaz, oruç, zekât, hac ve kelime-i şehadet diyerek bir çırpıda sayıp bitirir. Ama bu kuramsal (nazariyat, teorik) olarak böyledir. İş uygulamaya (amelî, pratik) gelince, maddeler tabir-i caizse bağı kopmuş tesbih taneleri gibi birer birer dökülür. Elde avuçta ne kalırsa artık!.. Üstelik İslâm’ın şartı beş filan da değildir. Birçok şartı vardır dinimizin. Haliyle “İslâm’ın temel şartları beştir.” demek daha doğru olacaktır. Peki, ama “Kul hakkıyla karşıma gelmeyin.” uyarısı (ihtar) ne olacak?!. O, İslâm’ın şartı değil mi? Ya hak, hukuk, adalet, kayırmacılık (iltimas, torpil) rüşvet, çalma-çırpma konularına ne buyrulur? Bunlar, Yahudiliğin yahut Budistliğin şartı-şurtu mu oluyor?

 

İslâmcılar, İslâm’ın şartını namaz, oruç, türban üçlemesine kadar indirgemiş durumdalar. Haccı, zekâtı, kelime-i şehadeti ara ki bulasın. Hatta -cemaat, tarikat gibi oluşumlarda da bulunmakla birlikte- özellikle AKP tabanı içinde yer alan dinci gençlik nazarında İslâm’ın şartlarını sadece kirli sakal ve türban olarak anlayan, algılayan dahası bu ucuz şekilciliği dindarlık olarak pazarlayan bir gürûhun peyda olduğunu da görmemiz gerekiyor. Zira “dindar gençlik” diye yola çıkanların geldiği nokta “dini dar gençlik” olup çıkmış durumda ne yazık ki. Kul hakkından, “Kul hakkıyla karşıma gelmeyin!” buyruğundan habersiz (bîhaber) olan, bir başka deyişle dindar bir ömür sürmek yerine dinci takılan, yavan özentilerin peşinde savrulup duran kuru kalabalıklar ne işe yarar ki?

 

AKP’li olmayanlar, özellikle CHP’li kesim ise İslâm’ın şartlarını hak, hukuk, adalet olarak güncellemiş durumdalar. İlâhî adalete özlem her yerde, her dimağda, vicdanda… Hatta dine kayıtsız yani dünyevî (secular/seküler) bir ömür sürenlerin bile sıkıştıkları anda “inşallah” diyerek bu özlemlerini açık ettiklerine tanık olmuşsunuzdur. Kulun hakkı, hukuku, ödevi demek olan toplumsal düzenin sağlıklı işlemesini neyle sağlayabiliriz? Demokrasi ile… O halde dine kayıtsız (secular) kesimler de çıkıp “İslâm’ın şartı demokratik temayüllere uymaktır.” derse ne olur? En azından dinci geçinen kuru kalabalıklardan daha erdemli bir tavır sergilemiş olurlar ki, bu sayede omuzlarına binen “Kul hakkıyla karşıma gelmeyin!” uyarısının (ihtar) ağırlığı altında iki büklüm kalmazlar.

 

Gelinen noktada, birinci kümede (group/grup) bulunanların bu dünyada işleri iş; ikinci kümedekilerin yüzleri ise ahirette gülecek gibi görünüyor. Tabi bir de Allah’ın verdiği en büyük nimet olan aklı kullanmayıp da, Mehdi’den medet umanlara ise “Allah ıslah etsin!” demekten başka söyleyecek söz bulamıyoruz. İmam Maturidî’yi çerağ kabul edenleri ara ki bulasın.

 

Eskilerin, “rivâyetler muhtelif” diyerek başladığı söze; biz, “söylentiler çeşitli” şeklinde giriş yapıp, aklımızda kalan bir Bektaşî fıkrası ile hasbıhâlımıza devam edelim. Osmanlı’da işlerin iyi gitmediği dönemlerde, beşik ulemalığı denen gülünç (trajikomik) uygulama sayesinde allame-i cihan olan dahası rüşvetle, iltimasla (torpil) bir de kadılık makamı kapan mollanın biri, Anadolu şehirlerinden birine atanmış. Tabi ne yaman bir zübük olduğu da kısa sürede ortaya çıkmış. Şehrin ileri gelenleri ile arayı iyi tutmak, kendisini sağlama almak isteyen molla bir yemek şöleni (ziyafet) düzenlemeye karar vermiş. Adamlarından, çevrede (civar) hatırlı ne kadar kişi varsa şölene çağırmalarını istemiş. Yemekler pişmiş. Sofralar kurulmuş. Konuklar gelmiş. “Allah’ın adıyla (bismillah)!.” diyen, başlamış bakır çanaklardaki birbirinden güzel yemeklere tahta kaşık sallamaya. Kadı Efendinin gözü bir ara başında börk, sırtında yamalı hırka olduğu halde bir kenarda oturan ve sadece çorba ile karnını doyuran ihtiyara takılmış. Kimdir, necidir, niye çağırdınız bunu diye adamlarını azarlamış. Tabi, adamlar iki büklüm… Efendim, kendisi falan tekkenin şeyhidir; bu yörede, herkesin sevip-saydığı biridir filan deyip, davetin gerekçesini ortaya koymuşlar. Kadı, ihtiyarı merak etmiş. Yemeğin ardından kahveleri beraber içme teklifi ile Bektaşî dedesini yanına çağırmış. O da kırmamış, gelip oturmuş. Kadı, aklınca Bektaşî’yi sınamak için “Baba erenler, İslâm’ın şartı kaçtır?” diye sormuş. Bektaşî bozuntuya vermeden “Bir’dir!” demiş. Hatırlı konuklarına şeriat pazarlama, bilgisini-birikimini gösterme fırsatını da yakalayan kadı “Nasıl olur?” diye atılmış hiddetle. İslam’ın şartı beştir. Bir de şeyhim diye geziniyorsun filan. Erenler, yanıtına açıklık getirmiş: Namazı ve orucu sen atmışsın. Zekât ve hac da bize düşmez. Geriye kala kala bir kelime-i şehadet kalıyor. Allah kabul etsin, demiş. Tabi Kadı Efendinin bayağı bir bozulduğunu tahmin edersiniz.

 

Günümüzün kadıları, kadıların ağa-babaları kısacası cümle dümbükler, zübükler yüzünden ülkede toplumsal düzen bayağı bir bozulmuş durumda… Haliyle insanlarda ne burun kalıyor ne de mide. Dimağlar, gönüller, vicdanlar çöp deryasından geçilmiyor. “Siz nasılsanız, öyle yönetilirsiniz.” diyen adı güzel, kendi güzel insana selâm olsun. Onun aracılığı ile inen Rad Suresi 11. Ayet bu günleri anlatırcasına bakın ne diyor: Onun (insanoğlunun) önünde ve arkasında Allah'ın emriyle onu koruyan takipçiler (melekler) vardır. Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah'tan başka yardımcıları da yoktur.

 

Derkenar (antiparantez): Ha bu arada “dümbük”, “zübük” gibi sözcükler yüzünden üslûbumuzu ağır bulanlar olabilir. Ne diyelim? Sürç-i lisân etmişsek, etmişizdir. Bozulan, bozulsun!..

 

Aziz Dolu Atabey

Serik-27.06.2017 

 

55
0
0
Yorum Yaz