Fırkalar ve Fıkralar

2017-09-12 09:56:00

 

 

Siyaset, Arapça kökenli olup; seyislikle ilintili bir sözcük. Politika ise Latinceden (ve belki de Etrüskçe) geliyor ve ikiyüzlülük anlamında. Doğu’da, siyasetçilerin içinde yaşadıkları toplumu güdülecek koyun yerine koymalarına; Batı ülkelerindeki politikacıların ikiyüzlü olmalarına biraz da bu açıdan bakmalısınız. Özellikle de Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri söz konusu olduğunda!.. Kısacası (hülâsa) olgularla kavramlar arasında bir bağ olduğu açık. Ve bu bağ, siyasîlerin dolayısı ile siyasî fırkaların eline, ayağına dolanıyor ister istemez. Biz, bu dolambaçlı düzen yüzünden fırka siyasetinden, hele de sokak siyasetinden oldum olası hazzetmedik. Demokrasi çıtamızı hep yüksek tuttuk. Gayelerimizi, kaygılarımızı ulusal kıstaslar belirledi.  Belirlemeye de devam edecek.

 

Türkiye’de, siyaset ne âlemde? Türkiye Büyük Millet Meclisi, hal-i hazırda yani şu durumda kayda değer dört fırka ile yoluna devam ediyor. Bu fırkalar, meclisteki temsil oranlarına göre AKP, CHP, MHP ve HDP diye sıralanıyor. Ve bir de Meral Akşener önderliğinde siyaset yapan oluşum… Bu fırkalardan ne anlıyoruz? Bu fırkalarla ilgili ne düşünüyoruz? Öyle ya, her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Haliyle her siyasî fırka, her oluşum kendine has bir yol-yordamla yoğurda, ekmek banmaktadır ve/veya banacaktır. Burada halkın ilgisi, sevgisi, yakınlığıdır önemli olan.Eskilerin deyimiyle teveccühü…

 

AKP, Ak Kaşıklar Partisi diyorsanız eyvallah. Ama sütün kokmuş olduğunu da görmeniz gerekiyor artık. Bünyeyi, ak kurtçukların sardığını da haliyle. Bu durum, türlü belaları da beraberinde getiriyor. Fetö’nün 17-25 Aralık tarihlerinde altına odun atıp, harladığı AKP kazanında tam da sular duruluyor derken bu kez 15 Temmuz cunta girişiminin yaşanması, yöneteni ve yönetilenleri ile topyekûn AKP’lilerin büyük bir sarsıntı (shock/şo:k) geçirmelerine neden oldu bildiğiniz gibi. “Sarı Öküz” hikâyesini yanlış yorumlayıp, dört bakanı adalete teslim etmemesi; AKP’nin fırka tabelasındaki “adalet” yazısının güveler tarafından yenilmesiyle son buldu. Tabeladaki “kalkınma” yazısına gelince… Şimdiye kadar özelleştirmelerle giden, satıp-savacak pek fazla bir kurum-kuruluş kalmayınca da “yap-işlet-devret yöntemiyle (model)” her biri otuz bilmem kaç yıl ödemeli yaptırılan yollar, köprüler, limanlarla günü kurtarmaya çalışan, en kötüsü de Özallı yıllarda 14 küsur milyar dolar, birlik (coalition/koalisyon) hükümetleri döneminde 17 küsur milyar dolar iken AKP döneminde 400 küsur milyar dolarlara çıktığı söylenen Türkiye’nin cari açığının olası bir buhran (crisis/kriz) durumunda nelere yol açabileceğini varın siz hayal edin. Hele de dünya ülkeleri hızla silahlanırken; olası bir dünya savaşının çıkması küçük bir kıvılcıma bakarken!..

 

CHP, Cenab-ı Hakk’ın -affedersiniz- Atatürk’ün Partisi.. Ama artık CHP’yi derleyip, toparlayacak bir Gâzi Mustafa Kemal Atatürk yok. Ömrü, dogmalara karşı mücadelenin timsali olmuş Atatürk’ü bir dogma haline getirmenin anlamı da yok. Olmamalı da!. O halde?. CHP’nin başta Marksist-Leninist çizgi olmak üzere her türlü “izm”den kurtulması, kurtarılması gerekiyor. Hem Atatürk’ün yolundan gittiğini söyleyip hem de komünist devrim nutukları atmanın; Küba’ya, Mao’ya (yani Çin’e) övgüler düzmenin -en hafif söylemle- akıl karışıklığı olduğu açıktır zira. Yine fırka içi demokrasiye sonuna kadar eyvallah ama kamuoyu önünde, her kafadan bir ses çıkıyor görüntüsü verilmesi CHP’liler açısından bir başka sorun. Bu yüzden de CHP’liler takım çalışmasını öğrenmek, takım çalışması yapmak ve dahi “seçilmiş” genel başkan etrafında kenetlenmek zorundalar. Fırka genel merkezindenbaşlayıp, Anadolu’nun en ücra yerlerine kadar gözlemlenen pespayeliklerin ivedilikle giderilmesi de bir başka zorunluluk. Haliyle “Bir ağaç gibi tek ve hür” olmayı marifet bilen CHP’li tayfanın, “Bir orman gibi kardeşçesine” yaşamanın da erdem olduğunun bilinciyle hareket etmesi gerekiyor. Kısacası (vel’hasıl) CHP’nin ihtiyacı biraz daha ortak akıl, biraz daha beyin fırtınası... Biraz daha toplumla haldeş (hemhâl, empathy) olmak!..

 

MHP, Millî Hamallar Partisi.. Eskiden sadece devletin hamalı idi. Askerin, polisin hatta üniversitelerin bile yükünü omuzluyordu. Fırka tabanı da, vatan sevgisinden kaynaklanan bu hamallığın her türlü zorluğuna (cefa) seve seve katlanıyordu. Oysa şimdi MHP, sarayın hamalı. Hem bu kez yükü de ağır mı ağır: AKP!.. Omzuna binen bu son yükü yani AKP’yi on binlerce, yüz binlerce Ülkücü’nün “semer” olarak anlayıp, algıladığı da bir gerçek. Peki, ama MHP’nin seçmen tabanı olan Ülkücüler, önlerine ot atılmasını; sırtlarına semer vurulmasını içlerine sindirebiliyorlar (hazmetmek) mı bakalım? Öyle ya, Balgat’ta, “uzay çağı” iddiaları ile tepesine “ufo” kondurulmuş bir binaya çöreklenip, ahkâm kesenlerin dillendirdikleri “Önce Ülkem” temalı söylem ne kadar inandırıcı olabilir ki? Soyulup, soğana çevrilen ülke manzaralarını görmemek için ya kör olmak ya da ahmak olmak gerektiği de açık (aşikâr, sarih) iken üstelik. Sahi böylesi durumlar için ne demişti kaymakam ve dahi yergi (hiciv) ustası bir şair olan Eşref Bey: “Bir soğan soyuluyor, yaşarıyor gözler/Bir devlet soyuluyor, aldırmıyor öküzler.” Sözümüz meclisten dışarı tabi!.

 

HDP, Hakiki Düzenbazlar Partisi.. Gurmanç (Kürt) görünüp, Sünnî/Şafiî Gurmançları öldürmek -sanatçımız Ahmet Kaya’nın deyişiyle- ne yaman çelişki?!. Ve Amit Ovası’nın gülü; bakır diyarı Diyarbakır’ımızda, toplu taşıma araçlarının önüne Ermenice “Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi” yazmak ne büyük aymazlık?!. Diyar-ı Bekir (Galat-ı meşhur Diyarbekir) iken, Atatürk’ün önerisiyle Diyarbakır olmuş; dahası Akkoyunluların “Ulu Bey”i Uzun Hasan’ın yadigârı olan bu güzel kentimize Ermeni ağzı ile “Amed” demek ne büyük bir ahmaklık?!. Ermeniler “Kürtlerle (Gurmanç) kan davamız, Türk(men)lerle (Oğuz, Ogur) mal davamız var.” derken üstelik!.. Erzurum’da, Muş’ta, Van’da, Hocalı’da Ermeni çetelerince ırzına geçilen, karnı deşilen Avşar, Çerkez, Gurmanç, Kıpçak, Zaza kısacası (vel’hasıl) Türk kadınlarının, kızlarının ve hatta çocuklarının, bebeklerinin âhı HDP’lileri de hadım edecektir. Hınçak, Taşnak, Asala sinekleri gibi emperyalistlerin, içine 10 numara yağ koydukları kandilin cılız ışığında döneleyip duran PKK sineğinin yok olup gitmesi de elbet bir süre (müddet, vade) meselesidir. Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın!..

 

MDP, Merkez Demokrat Parti.. Koray Aydın’ın dillendirdiği “MDP” adını tutmadığımızı peşinen belirtelim. 12 Eylül darbecilerinin içtima fırkası MDP’yi (Milliyetçi Demokrasi Partisi) çağrıştırması bir yana “merkez” söyleminin içinin, sözle (lâf) değil; işle (icraat) doldurulacağı bilinmelidir. En azından “Demokrat Parti” adında mutabık kalınsa, onun etrafında kümelenilse daha yerinde (isabetli) bir duruş sergilenmiş olurdu. Böylece CHP ve DP olarak yola devam edilir; adı-sanı duyulmamış fırkalar (party) yüzünden süprüntülüğe (çöplük, mezbele) dönmüş olan güzel ülkemiz yeniden iki fırkalı bir düzene (sisteam) kavuşabilirdi. Peki, ama yeni fırkanın adı ne olmalıydı? Akşener ve arkadaşlarının etrafında şekillenen yeni oluşumun bir umut hareketi olmasından hareketle biz olsak, yeni fırkanın adını “Umut Hareketi/Partisi” koyardık canlar. Öyle ya, umut olmadan ülküye varılamayacağına göre!.. Ya da Güzel Ülke Partisi; yürekler güp güp atsın diyerekten… Peki, olan olduğuna göre bundan sonra atılacak adım ne olmalı? Sayın Akşener’in “eşitler arasında birinci” düsturu ile hareket etmesi, hareketin çekirdeğini bu minval üzere oluşturulması ve Mansur Yavaş, Sinan Oğan, Ahmet Vefik Alp gibi isimleri de kazanarak -mutlaka ve mutlaka- bir kadro hareketi başlatması gerekmektedir. En azından Mansur Yavaş’ın, Ankara; Ahmet Vefik Alp’ın, İstanbul için büyükşehir belediye başkanı adayı olacağı şimdiden ilân edilmelidir. Ülkenin gereksinimi (ihtiyaç) tabela değil, kadro hareketidir zira. Aksi takdirde, “gitti Ak Parti; geldi Akşener” -affedersiniz- “Giden ağam, gelen paşam.” geyiği ile karşı karşıya kalınır ki milyonlarca vatanseverin/milliyetçinin hayallerine, umutlarına yazık olur. En başta da ülkeye yazık olur. MDP faslını Hüseyin Nihal Atsız’ın bir teşhisi, tespiti, uyarısı ile bitirelim: “Demokrasinin en büyük kusuru ise istidat, zekâ ve kalite yerine kalabalığı koymasıdır.”

 

Gelelim millî önderimiz Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu konudaki görüşlerine.. “Biz siyasî fırkalara (party) değil, millî birliğe muhtacız.” diyor rahmetli. Asıl üzerinde durulması gereken nokta da bu, bize kalırsa. Dahası bu güzel ülkenin siyasal düzlemine artık bir çeki-düzen gelmesi; siyasî fırkaların kurumsallaşması, kurumsallaşmayla birlikte maddî-manevî her türlü israfın önüne geçilmesi gerekmektedir. İşe de, fırkalara yapılan hazine yardımların üstün körü değil; kılı, kırk yararak denetlenmesiyle başlanmalıdır. Fırkalara yapılan bağışların şeffaflığı sağlanmalı; bağışçılar, kamuoyuna açıklanmalıdır. Fırka yönetimlerinin -bilerek veya bilmeyerek-  çeşitli izm’lerin, güç odaklarının güdümüne girmesinin; yasa dışı veya yayılmacı (imperial) odakların, Türk seçmeninin millî iradesini gasp ve/veya heba etmesinin önüne geçilmelidir. Delege ve milletvekili seçimlerinin önündeki her türlü kısıtlama ve engellemeler ortadan kaldırılmalıdır. Böylece fırkaların kurumsallaşmasının ve uzun soluklu olmasının önü açılacaktır. Fırkalar mezarlığına dönen ve Hans’ından, Coni’sine; Soros’undan, Sisi’sine kadar yığınla “ne idüğü belürsüz”ün cirit attığı bir demokrasiyi içinize sindirebiliyor musunuz? Bu demokrasinin yerli ve millî olduğuna inanıyor musunuz? Bu sorulara vereceğiniz “hayır” yanıtları iyiliklere (hayır), güzelliklere (hasenat) kapı aralayacak; demokrasimiz için yeni bir umut kapısı olacaktır kuşkusuz.

 

Ve bir fıkra: Potamyalı Temel’in yolu Ankara’ya düşmüş. Bir gün Kızılay’dan yukarı, mahalleye doğru çıkarken BOP’çulara denk gelmiş. Güzel ülkemizin güzide insanlarının “Bul Karoyu, Al Parayı” dedikleri oyuna (daha doğrusu kumara) benzer bir şey oynuyorlarmış. BOP oğlu BOP’lardan biri “Çek uzun havayı, al Mezoptamya’yı” deyince bizim saf Anadolu çocuğu Temel dayanamamış tabi. “Mezo” aşağı demek bu arada. Eee?!. Sonra?!. Eee’si, mahalleli hâlâ uzun hava dinliyormuş. Sonrası, yok!.

 

Aziz Dolu Atabey

Sarıabalı-30.08.2017

 

 

0
0
0
Yorum Yaz