Başka Türkiye Yok

2017-04-15 20:51:00

 

 

AKP Üsküdar Teşkilatı bir bez afiş hazırlayıp, asmış meydana. Afişte “BU YÜZYILIN NENE HATUN’U SAYIN BAKAN’IMIZ FATMA BETÜL SAYAN KAYA GAZİ ÜSKÜDAR’A HOŞ GELDİNİZ” yazıyor. Şimdi bu bez afişten çıkarılacak sonuç ne olur? Öncelikle “Siyaset senin nene gerek hatun?!.” diyebilirsiniz. Yahut da egzoz gazından dertli (muzdarip) bir Üsküdar aklınıza gelebilir. Yazılı ve görsel basını takip ediyorsanız biraz daha teknik değerlendirmeler de yapabilirsiniz. Söz gelimi, Hollanda’da sergilediği çok kişilik tiyatro gösterisi RTE tarafından takdir edilmiş olmalı ki; İstanbul Büyükşehir Belediyesince, fAtma Betül Sayan Kaya’nın kardeşine milyon dolarlık üç ihale takdim edilmiş diyerek, çevrenizdekilere alayla (istihza) karışık bir gülümseme atabilirsiniz. Yeter ki saksıyı çalıştırın.

 

AKP’lilerin yıllardır türlü bahanelerin, -sözde- mağduriyetlerin ardında siyaset yaptığını görmemiz gerekiyor. Şimdi de bütün başarısızlıklarını, becerisizliklerini başkanlık düzeninin olmayışına bağlayıp, işin içinden sıyrılmayı düşünüyorlar. Özellikle de dış siyasette uğradıkları hezimeti örtbas etme kaygısı ile ne yapacaklarını bilemiyorlar. İşin acıklı tarafı ise o çok sevdikleri Arap ülkelerinden de destek göremiyorlar. “Düşenin dostu olmaz” atasözüne capcanlı bir örnek duruyor karşımızda. Hem mızrak da çuvala sığmıyor artık. Bahaneler, mağdur edebiyatı inandırıcı gelmiyor. En önemlisi de, dış siyasette (politica) yaşanan hezimet Türkiye’ye yakışmıyor. Ne var ki (mamafih) bu gerçekleri aklı evvel dincilere anlatın, anlatabilirseniz. Kısacası (vel’hâsıl) başkanlık düzenine (sisteam) geçilince, Misak-ı Millî sınırları içinde yer alan Türkmen ve Gurmanç (Kürt) kardeşlerimizin Türkiye’ye dâhil olacağını düşünmek ham hayâl… Yüz yıl önce vermedikleri petrol sahalarını şimdi size bırakırlar mı sanıyorsunuz? Hadi diyelim ki sanıyorsunuz; peki, ama neyinize güveniyorsunuz? Paramparça ettiğiniz Türk Ordusuna mı yoksa mirasyedi veletler gibi satıp-savarak felç ettiğiniz Türk iktisadına (economi) mı? Öyle ya savaş para ve silahla olur. Bir de gerçek vatanseverlerle!.. Siz ülkede küstürmedik, canını yakmadık vatansever bıraktınız mı ki? Kirli sakalla caka satıp, kefen bezi ile şaklabanlık yapan akça pakça oğlanlarınızla mı zafer kazanacaksınız? Güldürmeyin adamı!.

 

Müslüman Kardeşler (İhvan-ül Müslimin) romantizmi ile çöllere dalıp; Habeşistan’a, Cezayir’e kadar hayal turları düzenleyen sonra da gelip Türkiye’de bu hayalleri pazarlayan AKP’lilerin, meşhur Komünistlerden birinin “bir adım ileri, iki adım geri” diye tarif ettiği; Konyalı Davut Yıldızının -affedersiniz- oğlunun ise “stratejik derinlik” diye tanımladığı büyüme/yayılma stratejisinde dincilerin içine düştüğü durum gerçekten de hazindir. Büyük afra-tafralarla gittikleri Necâşî’nin ülkesinden, Ömer Muhtar’ın yurdundan süklüm-püklüm geri dönmek zorunda kalmaları üstüne üstlük pek bir hayranı (meftun) oldukları Araplardan da yeterince ilgi ve destek görmemeleri İslâmcılar için tam bir hayal kırıklığı olmuştur. Bölge siyasetinde -tabiri caizse- kuyuya atılan Yusuf’a dönmeleri de cabası!. Türkmeneli’ye zaten hiç ayak basılmamıştır. Öyle ya İslâm’da milliyetçilik, kavmiyetçilik yoktur. Sonra bir gece yarısı Süleyman Şah’ın türbesinin de alınıp kaçılması; Davut Yıldızının iki rekât şükür namazı geyiği kalmıştır hafızalarda. Amerika - Rusya denkleminde yürütülen tutarsız ve edilgen siyaset; Türkmenlere sahip çıkılmaması, Süleyman Şah Türbesinin kaçırılması gibi hususları AKP’lilerin bile savun(a)madıkları görülmektedir. Ee Kurtlar Vadisi-Filistin’le, Diriliş- Ertuğrul’la da bir yere kadar tabi. Hey gidinin efesi!.

 

AKP’lilere kalırsa, bütün başarısızlıkların sebebi, müsebbibi, suçlusu mevcut yönetim düzeni… Başkanlık/Cumhurbaşkanlığı olsaydı şöyle olurdu, böyle olurdu falan filan feşmekân. Bürokrasi azalacakmış, işler hızlanacakmış, kişi başına düşen millî gelir 22 bin dolar olacakmış… Uzun Adam’ın deyimiyle men dakka dukka!. Oysa cumhuriyet tarihine baktığımızda AKP’nin iktisat (economi) karnesi pek de iç açıcı gözükmüyor. Ortalama büyüme hızında -neredeyse- genel ortalamanın altındalar. İşsizlik, dış borç deseniz alıp başını gitmiş. Ülkenin iktisadî (economic) kurum ve kuruluşları haraç-mezat satılmış. Son 30 yılda özelleştirme adı verilen ama aslında yandaş sermaye sınıfı oluşturmaya dönük ucuz siyasî hamleler olmaktan öteye geç(e)meyen bu satışlardan elde edilen paraların har vurulup, harman savrulması da cabası!.

 

Doğrusunu isterseniz usul yönünden başkanlık ve/veya cumhurbaşkanlığı düzenine karşı olmak bilimsel ve gerçekçi olmaz. Sorun, getirilmek istenen yeni düzenin şekil yönünden bazı çekinceler barındırmasıyla ilgilidir. Bunların başında da denetim boşluğu gelmektedir. Öyle ya cumhurbaşkanı tarafından atanan yargı, cumhurbaşkanını nasıl denetleyecektir? Ya, iş çığırından çıkar; Avşarların da dediği gibi “tencere, dibin kara, seninki, benden kara”ya kadar giderse?!. Daha şimdiden AKP tarafından göreve getirilen bazı yüksek yargı üyeleriyle ilgili kuşkular (şaibe), iddialar ortaya dökülmeye başlamışken hem de!.

 

Denetimsiz bir cumhurbaşkanlığı makamı demokrasi ile bağdaşmaz. Getirilmek istenen yeni düzende denetim görevini yerine getirecek olan üyelerin bir kısmını cumhurbaşkanının; bir kısmını, cumhurbaşkanının -üyesi/genel başkanı olabileceği- iktidar fırkasının (party); bir kısmını -üyeleri, cumhurbaşkanı tarafından atanan- yüksek yargı kurumlarının ve geri kalanları da TBMM’nin belirlemesi uygun görülüyor. Kısacası (vel’hâsıl) millî meclise, -yine Avşarların deyişiyle- “devede kulak” kalıyor. Peki, ama gerçek bir demokraside denetim nasıl olmalıdır? Bizim, yüksek yargı üyelerinin seçimine yönelik oldukça basit ve işlevsel önerimiz şudur: Devlet katında belli bir dereceye, kademeye erişmiş her hukukçu yüksek yargı üyeliklerine aday olabilmelidir. “Millet adına” millî meclis de adaylar arasından yüksek yargı üyelerini seçmelidir. Böylece hem yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı kâğıt üzerinde kalmamış olur hem de adalete dayanmayan kuvvetin zalimliği noktasında gönüller ferah olur.

 

Ha, “Cumhurbaşkanlığı düzeni (sisteam) nasıl olmalıdır?” derseniz… Millî meclisin güçlendirilmesi; milletvekillerinin -nüfus oranları da göz önünde bulundurularak- dar bölge ve önseçim kuralı ile gelmesi; yüksek yargı üyelerinin, TBMM tarafından seçilmesi/atanması gibi düzenlemeler yapıldığı takdirde cumhurbaşkanlığı düzenine “Evet” denilebilir. Aksi halde AKP’nin getirmeye çalıştığı düzen, Türk tipi filân değil olsa olsa Recep Tayyip Erdoğan’ı ve/veya bir kısım AKP’lileri dokunulmazlık zırhı ile kaplamaya dönük bir şark kurnazlığı olarak değerlendirilecektir. Hem daha şimdiden Ankara’nın bir meydanında açık hava toplantısı (miting) düzenlemek isteyen Meral Akşener’e “Sizi koruyamam!” diyerek, gerekli izni vermeyen -AKP tarafından atanmış- bir vali, yarın-bir gün cumhurbaşkanlığı düzenine geçilse ve bizzat cumhurbaşkanı tarafından atansa neler demez, neler yapmaz ki? O halde “Dimyat’a, pirince giderken; eldeki bulgurdan olmak” deyiminden gerekli dersi çıkarmak; getirilmek istenen yeni düzeni (sisteam) sorgulamak; gerekli tedbirleri alıp, düzenlemeleri yapmak gerekmektedir. Aksi halde -bu haliyle- ucubeyi andıran 18 maddelik düzenlemeye gönül rahatlığı ile “Evet” demek mümkün değildir. Sonrasında ise, -halk oylamasının sonucu ne olursa olsun- Türk milletinin kararına saygı gösterilmeli; sandıktan çıkacak her sonuç “tevekkül”le karşılanmalıdır. Çünkü başka Türkiye yok!.

 

Aziz Dolu Atabey

Serik-01.04.2017 Ctesi

https://twitter.com/azizdolu

0
0
0
Yorum Yaz