atabey

TÜRKLÜK AŞKI (Şiir)

23/10/2009 · Kategori: Siirlerim

---TÜRKLÜK AŞKI---

Tarihin dilinde hece,
Zaman içinde bilmece,
Yürür gider gündüz gece. 

~~~~~~~~Gönüllerde aynı şarkı,
~~~~~~~~Türklük aşkı, Türklük aşkı!

Mazi ufukta yelkenli,
Ati, meçhul yol; dikenli…
Aslı, nesli Ötükenli

~~~~~~~~Gönüllerde aynı şarkı,
~~~~~~~~Türklük aşkı, Türklük aşkı!

Büyük Turan’ın gelimi
Musul, Kerkük, Erbil’le mi;?
Yoksa gökten zembille mi?

~~~~~~~~Gönüllerde aynı şarkı,
~~~~~~~~Türklük aşkı, Türklük aşkı!

Kızıl Elma’yı sevmeli,
Er olan bunu bilmeli,
Tarihin yüzü gülmeli.

~~~~~~~~Gönüllerde aynı şarkı,
~~~~~~~~Türklük aşkı, Türklük aşkı!

Haydi, Türk çocuğu davran
Turan eller kalmış viran
Senin atan, devlet kuran.

~~~~~~~~Gönüllerde aynı şarkı,
~~~~~~~~Türklük aşkı, Türklük aşkı!


~~~~~~~~~~~~~~~~
Aziz Dolu Atabey
~~~~~~~~~~~~~~~~Ardahan/Göle
~~~~~~~~~~~~~~~~24.08.2000 Perşembe

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Sen Kürdoğlu, Ben Yörükoğlu; Aslımız Âdemoğlu…

22/6/2009 · Kategori: Turkluk_ Tarih_ Yurt___

Sen Kürdoğlu, Ben Yörükoğlu; Aslımız Âdemoğlu…

           
Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi… üzerine olsun, canım kardeşim Sütal.

           
Yazdıklarını okudum. Allah’ın bu garip kulunu adam yerine koyup, göklere çıkardığın için sağol, varol. Senin adına da sevindim. İçindeki çocuğun ölmemiş olması hasebiyle. Doğan Cüceloğlu Bey’e denek olacak adamsın vesselam.

           
Sen Sütal, sen yok musun sen. Gün dönümü kırılmalarında kapıldığın korkular bilinçaltına işlemiş senin. Haliyle yüreğin büzülmüş, katılaşmış. Sevgiyi, hoşgörüyü unutmuşsun. “Bir olalım, İri olalım, Diri olalım” diyen Hacı Bektaşi Veli’ye; “Gelin tanış olalım, İşi kolay kılalım, Sevelim sevilelim, Dünya kimseye kalmaz.” diyen Yunus Emre’ye… yabancısın.  Süt almışsın amma velâkin içmeyi unutmuşsun. İçmeyince de yüreğinde marazlar, arızalar oluşmuş büyümeye dair. Hal böyle olunca da incir çekirdeği büyüklüğündeki yüreğin, incir çekirdeğini doldurmayacak meselelere takılmış kalmış. Yeni doğan ünitesindeki ‘agu’lar bile daha doğal, daha sağlıklıdır kanaatimce. Bu yüzden de sana diyorum ki: Sütal, süt iç, büyü…

           
Sen Sütal, sen yok musun sen. Toplamanın, çarpmanın manasına bir türlü erememişsin. Çıkarmanın, bölmenin dayanılmaz hafifliğine kapılmış gidiyorsun.
Un ufak olmayı kader sanıyorsun. Yokluğa meftunsun. Belki de yoksun.

           
Sen var ya, sen… Sen âlem adamsın kardaşım. Sayende mektepli günlerimi hatırladım, biliyor musun? ‘Ali bak.’; ‘Ali bu süt.’; ‘Ali süt al.’; ‘Ali süt iç.’; ‘İç Ali iç.’; ‘Ali süt al, iç.’… diye giden fiş cümlelerini biran önce kesip biçmek için sabırsızlanırdık. Şimdi seni ne yapmalı bilmem ki? Ne bizde kasaplık istidadı var, ne de sen istihkak hakkı için ayrılmış bir koyunsun. Basbayağı ağzı, burnu, kulağı olan birisin işte. Sahi Ankaralı Turgut ağabeyimiz “Ağzı olan konuşuyor.” derken, seni kastetmiş olabilir mi? Sormak lazım kendisine, değil mi kurban? Ha, kendisi de bu ülkenin ayrı bir rengi, bildiğin gibi. Rabb-ül Âlemin, bizleri Anadolu topraklarında bir araya getirerek ebru san’atının en güzel şaheserini meydana getirmiş dostum. Sen ise pişmiş aşa su katmaya çalışıyorsun. İyisi mi sen git biraz süt iç a benim kara yağız kardeşim.

           
Sahi Sütal sen Kutalmışoğlu’nu, Kılıçaslan’ı, Selahaddin’i bilir misin? Dahası Malazgirt Savaşında Alpaslan’ın ordusundaki beş bin Kürt’ten haberin var mı? O savaşta Selçukluların tarafına geçenler Oğuz (Uz) ve Peçeneklerdi ya. Sıkı dur: Ermeniler de Selçuklu tarafına geçmişti. Bu coğrafya’nın gücü birliğinde saklı hemşerim. Ya Eşref-i Bitlisî’yi, Said-i Nursî’yi bilir misin? O Said-i Nursî ki, alnımdaki ateşi toprağa vermeme vesile olandır. Ve sen ‘mum dibine ışık vermez’ düsturunun üç boyutlu şaheserisin a benim canım kardeşim. Münasip iklimin, bînasip çocuğusun maalesef.

           
Sahi Sütal, sen asker ocağından baba ocağına yeni teşrif etmiştin değil mi? Muharip miydin, levazımat mı merak ettim doğrusu. Sergilediğin halet-i ruhîye, soğan doğrayanların feryat figansız girye dökme seanslarını aratmıyor zira. Serde, serkeşlik söz konusu değilse tabi.

Yahu Sütal, sen bu ülkenin Türkmen, Yörük, Kürt, Zaza, Çerkez, Tatar… diye giden birlik halayından niye gocunuyorsun ki? “Bu ülkenin katranı, elalemin şerbetinden daha tatlıdır.” diyen İpsiz Recep’e de kulak vermiyorsun. İpsiz sapsız yaşayıp, hesapsız konuşanların ibret alması gereken bir söz sarf etmiş rahmetli. Ha bu arada, İpsiz Recep’in Laz olup olmadığını bilmiyorum. Dert de değil zaten.         

           
Sahi Sütal, anlı şanlı Kenan Paşamızın darbe yaptığını duyunca “Bizim çocuklar başardı!” diyerek, kadeh kaldıran Amerikan Başkanı sana bir şey anlatmıyor mu? Ki o çocuklar kalkıp daha sonra Kürtçeyi yasaklamıştı. Sahi niye yasaklamıştı? Hizbullah’ı üç günde bertaraf edenler, pekaka’ya otuz yıl niye ses etmediler bu ülkede? Son zamanlardaki gazete ve TV haberleri de mi birşey anlatmıyor sana, a benim cancağızım. A benim iki gözüm, kara gözüm, kardeşim… Al kardeşim, al, süt al. Almak yetmez, aldığın sütü de iç. İsraf olur, bozulmasın nimet-i Hüda.

           
Ula ula Sütal, hani biz deniz seviyesindeyiz ya. Sen de rakım olarak epeyce yukarılardasın. Sanırım yükseklerde yaşamak sana dokunmuş. Haşmetmeaplık tavırlar sergilemen de sanırım bundan kaynaklanıyor. Dahası senin bu tavırların;
‘ben komiğim’ diye avaz avaz çığıran yazı stilin var ya, Müslüm Gürses’in pop müzik söylemesi kadar umutsuz vaka canım kardeşim. Bilmiyorsun ki, birimiz hidrojen, birimiz oksijeniz. Tutturmuşsun ille oksijen olacağım diye. Bilmiyorsun ki, ille oksijen olduğunda başkalarının meşalesi daha bir gür yanacak. Boş bir heves uğruna bizi de yakacaksın. Sen, ‘su’ olmak varken, karbon bilmem ne diye giden artık maddelere özenmeyi bırak canım kardeşim. Anadolu bozkırlarını nasıl daha bir güllük gülistanlık yapabiliriz? Gel buna kafa yor. Boş vakitlerinde de “Biz Ayrılamayız” şarkısını mırıldan. Niye dersen, “Müminler ancak kardeştirler.” Bu sözün, kime ait olduğu biliyorsun değil mi? Bilmiyorsan da, canını sıkma. Yaz tatilinde bir camiye talebe yazılır, öğrenirsin abisi.

           
Evet, canım kardeşim Sütal, sonsuzluğun sahibine ulaşmak için çıktığımız kutlu yolculukta bir vesileyle yollarımız kesişti. Ben her işte bir hayrın olduğuna iman edenlerdenim. Gel, ellerimizi uzatıp musafaha edelim. Gel, menzile birlikte yürüyelim. Gel, bu milletin Edirne ile Kars arasına sıkışıp kalmış hayallerini Erbil’e, Kerkük’e, Bosna’ya, Yemen’e, Trablus’a, Uygur’a… dek götürelim. Ne dersin? Serik’te Yörük Beyi, Tatvan’da Kürt Beyi olup nefsimizi tatmin etmek değil de; âleme sultan olup, insanlığa hizmet etmektir benim gayem. Nizam-ı âlem, İ’la-yı Kelimetullah! Yani dünyaya düzen vermek. Bunu da Allah’ın kelamını, yani Kur’an-ı Kerim’i, yani İslâm’ı yücelterek yapmak. İnsanlığa, yeni bir asr-ı saadeti yaşatmak. Adalet terazisi,
Kur’an-ı Kerim’in önünde diz çökse fena mı olur? Tıpkı eski zamanlardaki gibi...  Üstelik ben makam mevki de istemiyorum. Var, Çankaya’da da sen otur. ‘Allah bilir’ sen şimdi benim hayal kurduğumu düşünüp, anlattıklarıma dudak da büküyorsundur. Ama ben en azından rüya görmüyorum cancağızım.

           
Gelelim Türk-İslâm Birliği meselesine. Ben ‘Türk’ sözcüğünü bir nevi Osmanlı, Selçuklu, Eyyubî, Abbasî… anlamında kullanıyorum. Kültür kodu olarak kullandığım bir kelimeyi alıp, oraya buraya çekme a benim ‘bangi-camping’ düşkünü kardeşim.   Bizim Yörüklerde bir deyiş vardır. En iyi arkadaşlıklar kavga ile başlarmış. Gel, seninle arkadaş olalım. Hem bakarsın ileride dünür bile oluruz. ‘Berfin ile Kerem Alperen’ yahut ‘Gülden Aybuke ile Şirvan’ ne dersin muhterem. Gerçi bizde daha çor çoluk da yok. 98 Haziranında ettiğimiz bekârlık yemininin onuncu ve sonuncu yılını yeni doldurduk. Sana yalancı çıkmayalım şimdi durup dururken. Malum, epey araştırmışsın bizi. Bilmeden zahmet vermişiz, kusurumuza bakmayasın artık. Gerçi sorsaydın da söylerdik amma…


Sahi Sütal, sen kadere inanıyorsun değil mi? Büyük lokma ye, büyük laf etme demişler. Büyük laf etmemeli değil mi pek sayın onursal başkan? Zira o kapı 632’de kapandı. Sonrası tefekkür ve tefsir… Geri kalan teferruat… Teferruata takılıp da telef olup gitme sakın. Sakaryaların, Çanakkalelerin kan deryasında dedelerimiz kan kardeşi olmuşlar ya. Gel biz de kanka olalım seninle. Öyle ya, biz vampir değiliz ki birbirimizin kanına göz dikelim. Canımızı, malımızı, namusumuzu… birbirimize emanet etmeyip de kime emanet edeceğiz ki? Elin Avrupalısına, Amerikalısına mı? Hocalı’da, Bosna’da, Bağdat’ta, Gazze’de… emaneti nasıl koruduklarını da gördükten sonra hem de. Deli olma, derler adama be…


Neyse canım kardeşim Sütal, uzun yazılardan hoşlanmadığını bildiğim için sözlerimi toparlıyorum. Seni daha fazla sıkmayayım. Ben diyorum ki ‘görüşlerine saygı duyuyorum ama katılmıyorum’. Doğal olarak senin de aynı olgunluğu, medeni tavrı sergilemeni bekliyorum. Çünkü bizlere yakışan ‘hal ehli’ olmaktır, ‘dal ehli’ değil. Dahası gönül yapmaktır, gönül kırmak değil. Hem bak, bizim gönlümüz Akdeniz kadar geniş. Sen de en azından Van Gölünün hakkını ver. Bu iş, o kadar da zor olmasa gerek. Sen Kürt oğlu, biz Yörük oğlu; aslımız Âdemoğlu… Gel, toslaşma işini hayvanlara bırakıp, konuşarak anlaşma yolunu tutalım. Zira bizim aramızda halledilemeyecek bir mesele yok. Yeter ki gönüllerimiz bir ve sağlam olsun. Ee ne diyorsun, haksız mıyım? Hadi neyse ‘Sütal, süt iç, büyü…’ demiyorum bu sefer. Onursal başkan, -ister inan ister inanma ama- seni tanıdığıma gerçekten memnun oldum. Ha bu arada, huzur-u İlahi’ye kul hakkı ile çıkmanın edepsizlik olacağını idrak etmiş biri olarak, ‘benden yanı helal olsun’ diyorum. Umarım, sen de helal edersin. Baki selam, vesselam… 
                                                                                       

                                                                                                                   
Aziz Dolu

Nam-ı diğer  'Yörükoğlu' 

 

Derkenar: Sataşma ile Hiciv birbirinden farklı üsluplardır. Birinde saygısızlık, hoşgörüsüzlük, yontulmamışlık… diye giden bir sürü olumsuzluk söz konusudur. Diğerinde ise bir nezaket, bir latife; yalınlık (objektif), saygılı olmak, eleştirel yaklaşmak… gibi yaklaşımlar söz konusudur. Dahası olumsuz eleştirilerde bile, mahcup bir hâl sergilenir. Bu edepten, hayâdan; insan olmanın gereği olan şereften, haysiyetten kaynaklanır.

Evet, canlar! Gerçi okuduğunuz satırları hiciv üslubu ile yazmaya çalıştım ama yine de site yönetiminin güvenini, okuyucuların iyi niyetini ‘su-i istimal’ ettiysem af’ola. Amacımın, kalp kırmak olmadığının bilinmesini istiyorum. Ne Sütal ile ne de diğer canlarla bir meselem yok. Olmaz da! Bu yüzden de okuduğunuz satırlar, bu sanal mekândaki ilk ve son hiciv yazım olacak. Saygı ile duyurulur.

Bu yazıyı, tatvan.net adlı sitede yazılar yazan Süttal adlı kardeşime ithaf ediyorum.

Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!

Bir Garip Türk Milliyetçiliği

19/6/2009 · Kategori: Turk-Isl_m Ulkusu

Bir Garip Türk Milliyetçiliği

Milliyetçilik olgusu, yüzyılı aşkın bir süredir insanlarımızın zihnini meşgul eden en temel meselelerden biri olmuştur. Aslında milliyetçilik, İran’ı boydan boya geçerek, Akdeniz’e kadar gelen ve dönüşte İranlılar tarafından verilen bir barış yemeğinde-yiyeceğine zehir katılarak- kahpece öldürülen (Ki öldüğü tarih, bugün İran’da hâlâ millî kurtuluş günü olarak kutlanmaktadır.) Alp Er Tunga’dan başlayıp, günümüze kadar gelen süreçte; yöneteniyle, yönetileniyle bütün Türklerin yüreğinde taşıdığı doğal bir histir. Bu his sadece vatan sevgisi, -Türk milletine- mensubiyet duygusu, devlete sadakat… gibi kadim (klasik) söylemler bir yana; evrensel bir mahiyete (gerçeklik) de sahiptir. Şöyle ki, Türklerin hâkimiyet kurdukları ülkeler -önceki adları ne olursa olsun- ‘Türkeli’ olarak adlandırılmıştır. Söz gelimi, bizim -maalesef- Memlûklular (Kölemenler) olarak adlandırdığımız Kıpçak-Türkmen birlikteliği ile kurulmuş devletin adı Arap kaynaklarında ‘Ed-Devlet’it Türkiya’ olarak geçmektedir. Bu ve benzeri misallerden hareketle, bilim adamları ‘el (il)’ sözcüğünün ülke (yurt) anlamına geldiğini düşünmüşlerdir. Oysa yeni bulgular, bu sözcüğün ‘barış’ anlamına da geldiğini ve ‘Türk eli’ söyleminin, ‘Türk barışı’ veya ‘barış ülkesi’ anlamlarında da kullanıldığını ortaya koymuştur. Hatta “Elçiye zeval olmaz.” sözü bu görüşü doğrular niteliktedir. Hal böyle olunca ‘Tanrı gibi Tanrı’ olan yani eşi benzeri olmayan gökteki Tanrı’dan (Kuran’da geçen ‘yerlerin ve göklerin Rabbi olan Allah’ söylemiyle benzerliğe dikkat edin.) ‘âleme nizam verme’ yetkisini alan; sonrasında Kur’an-ı Kerim’e vakıf olarak, bu yetkiyi ilahi nitelikli yasal bir zemine oturtan ve adına Türk milliyetçiliği dediğimiz evrensel bir duruş karşımıza çıkmaktadır.    

 Günümüzde, Türk millî duruşunun yani Türk milliyetçiliğinin bazı sorunlarla karşı karşıya olduğu malumunuzdur. Zira birtakım meseleler, kısır çekişmelerle daha da karmaşık bir hale sokulmakta; Türk milliyetçiliği, devamlı surette yeni açmazlarla karşı karşıya bırakılmaktadır. Bu noktada ‘Türk milliyetçiliğinin açmazları nelerdir?’ diye bir soru yöneltildiğinde; milliyetçiliği beylik laflarla (slogan), kitap isimleriyle yani telkin (propaganda) benzeri hareket tarzları ile açıklamaya çalışan milliyetçiler hiç akla getirilmemektedir. Oysa bilimsel verilere dayanan kültür milliyetçiliği yerine, birçoğu üç-dört sözcükten oluşan bildik (klişe) cümlelerle ortaya konmaya çalışılan sığ bir görüntüyü milliyetçilik olarak, daha doğrusu geleceğin güvencesi (sigorta) olarak sunmak olsa olsa safdilliktir. Zira bu sığ görüntülerin etkisi ancak yatsıya kadar etkili olmaktadır. Sonrası ise daha da vahimdir. Çünkü millete rağmen milliyetçi olmak gibi garabet bir durumla karşı karşıya kalan milliyetçiler, bir yerde aşağılık kuruntusuna (kompleks) kapılmakta; hatta ‘Bu milletten adam olmaz!’ türü lakırdılarla da bu kuruntularını dışa vurmaktadırlar. Bu arada, ‘herhangi bir millete mensubiyet hissi duymayan, yani milliyetçilik hissi taşımayan bir insan var mıdır şu yeryüzünde’, biçimindeki bir soru da ayrı bir ironi kaynağıdır.

 1940’lı yılların başından itibaren Türk devriminde (Kimilerinin, Atatürk devrimi olarak adlandırdığı bu sürece bizzat Atatürk ‘Türk inkılâbı (devrim)’ diyordu.) sapmalar, yozlaşmalar baş göstermiştir. Söz gelimi (misal) Cumhuriyetçiliğimiz, İngilizlerinkine; Halkçılığımız, Amerikalılarınkine; Laikliğimiz, Fransızlarınkine; Devletçiliğimiz, Ruslarınkine; İnkılâpçılığımız, Araplarınkine ve nihayetinde Milliyetçiliğimiz de Almanlarınkine benzemeye başlamıştır. Bu noktada, bir gerçeğin altının önemle çizilmesi gerekmektedir. Bu gerçek de, milliyetçiliğin birkaç damla kanla ölçülemeyeceği; böyle bir teşebbüsün (girişim) olsa olsa ilkellik olacağı gerçeğidir. Çünkü binlerce yıllık tarihimiz incelendiği zaman da görülmektedir ki, milletimiz bu tür ilkel duygu ve düşüncelere hiçbir zaman tenezzül etmemiştir. Aldığı ülkeleri ‘Hun’ kabul eden Mete Han’dan, yeryüzündeki insanları yönetmek için Tanrı’dan kut (ilahi izin) aldığını söyleyen Bilge Kağan’a; dahası “Davamız, kuru cihangirlik kavgası değildir.” diyen Osmanlı’ya kadar geçen sürede Türk milliyetçiliği evrensel barışı, huzuru tesis etmede -dinlerin insani ve toplumsal boyutunu saymazsak- en güzide insani duruştur. Ve bu duruşu yok sayarak, tarihin en ilkel milliyetçiliklerinden biri olduğu su götürmez bir gerçek olan Alman milliyetçiliğinden etkilenmenin; ‘yedi iklime hakanlık’, ‘kızıl elma’, ‘nizam-ı âlem’, ‘cihan hâkimiyeti’ diye giden ve ‘ufukların efendisi’ olmayı gaye (ülkü) edinen -hali hazırda Maide Suresi ile de müjdelenen- Türk’e ne kazandırdığının yahut ne kaybettirdiğinin bile doğru dürüst bir tahlilinin yapılmamış olması da istikbalimiz ve bekâmız açısından -belki de- telâfisi mümkün olamayacak zararlara yol açmıştır. Bildiğiniz gibi milliyetçilik, dindarlık, demokratlık… diye giden kavramlar insana özgü vasıflara işaret eder. Bir insan, bu vasıfların birine veya birkaçına sahip olabilir. Yukarıda sözünü ettiğimiz hazin durumun bir diğer benzeri de burada karşımıza çıkmaktadır. Zira milletimizin ufkuna vurulmuş birer pranga olan ve milliyetçiliğin, bir fırkaya (party); dindarlığın, öteki fırkaya; demokratlığın, bir diğerine havale edilmesi ya da öyle algılanması hâdisesi de elim sonuçlar doğurmaktadır.

 Türkiye’de, milliyetçiliğin bir de sağ-sol bakış açılarıyla izah edilmeye (açıklama) çalışılması meselesi vardır. Atatürk’ün altlarına verdiği hususi fırkayı (party) amiral gemisi yaparak yoluna devam eden sol, Atatürk ilkelerinden biri olan Milliyetçilik söz konusu olduğunda ‘redd-i miras’ yoluna gitmiş ve milliyetçiliği ‘faşizm’ olarak nitelemiştir. Zaten sol, kendisi gibi düşünmeyen her türlü duruşu ‘faşist’ olarak damgalamayı -neredeyse- gelenek haline getirmiştir. Sol’un daha ılıman kesimleri ise Fransız aksanlı, Cermen eğilimli (tandans) ulusçuluğu benimser bir havaya bürünmüşlerdir. Sağ’ın milliyetçiliğine gelince, onlar da milliyetçiliğin bilimsel ve kültürel kaynaklarını bir tarafa bırakarak; milliyetçiliği, ‘sağ’ olmayanlara karşı bir yerde siyasi dayanak (argüman) olarak kullanmıştır. Yine bir olumsuz tutum ve davranış da, ‘sağ’ olmayanlara karşı sergilenen soy, sop; kan, gen merkezli şüpheciliktir. Hali hazırda iki tarafın da sergilediği bu duruş bilimsellikten uzaktır. Zira iki bakış açısının da Zaza Ziya Gökalp, Tatar İsmail Gaspıralı… neyse de; Arnavut Mehmet Âkif’in, Arap Cenap Şahabettin’in… hangi kefeye konulacağına ilişkin (dair) belirsizliği ortadan kaldıramadığı aşikardır. Hatta bu belirsizlik, Türkiye’nin büyüyüp, Osmanlı olmasının önündeki en büyük engellerden de birisini teşkil etmektedir. O halde yapılması gereken şey bilimsel verilerden, kültürel değerlerden ilham alarak, milli birlik ve beraberlik kaygılarını da giderecek yeni bir milliyetçilik tanımını kaleme almaktır. Bu tanımın özünü ise, ‘İlâhî’ nitelikli yetki ve sorumluluk bilinci oluşturmalıdır.

 Dünya tarihi incelendiğinde de şahit olunduğu üzere Türk, yeni bir cihan devleti meydana getirmede hiç bu kadar gecikme yaşamamıştır. Bu gecikme Türkiye’ye kan kaybettirmektedir. Dahası Türkiye’yle birlikte, Türk-İslâm âlemi de kan kaybetmektedir. Bering Boğazı’ndan, Cebelitarık’a; Malezya’dan, Macaristan’a kadar uzanan ve türkuaza kesmesi gereken ufuklar kızıla boyanmıştır. Ufukların efendisi Osmanlı’nın aziz hatırası, mazlum milletlerin gönüllerini hâlâ yakıp durmaktadır. Urumçi’deki Uygur; Bosna’daki Boşnak; Kırım’daki Tatar; Cezayir’deki Arap… Maide Suresi’nde bildirilen müjdenin gerçekleşeceği günlerin özlemiyle yanıp tutuşmaktadır. Haliyle bu özlemin giderilmesinin Allah’ın inayeti, son Peygamberin ruhaniyeti ve Bilge Kağan’ın vasiyeti ile mümkün olacağı da malumunuzdur sanırım. Neyse canlar gelin şimdi yönümüzü kıbleye verip, ellerimizi semaya açarak Türk-İslâm Birliği için dua edelim. Ne buyurmuş? “Dua müminin silahıdır.” Kim buyurmuş? Son Peygamber!.. Sonrası mı? İman ve tevekkül…

Serik–13.05.2009
Aziz Dolu Atabey

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

Bir Dolmuş Dolusu İnsan

25/5/2009 · Kategori: Turk-Isl_m Ulkusu


---Bir Dolmuş Dolusu İnsan

‘Var’ı yoktan var eden Yüce Allah, her var olanı bir eşiyle, bir zıddıyla birlikte yaratmıştır. Güzeli, çirkinle; doğruyu, eğriyle; sevabı, günahla… birlikte yaratmıştır. Hâl böyle olunca da her bir olgunun bir eşi; zıddı olacağından yola çıkarak hayatı ve var olanı tahlil etmek kolaylaşmakta hatta bu sayede insan ile ilgili değerlendirmeler yalın (objektif)) gözle yapılabilmektedir. Üstat Necip Fazıl'ın da dediği gibi, oluklar çift yaratılmış malum... Bizler de bir dolmuşu doldurmaya çalışan insanlar olmaya çalışıyoruz sonuçta. Şöyle ki, üstada soruyorlar: 'gerçek dava adamı ne kadardır' diye... O da ‘bir dolmuş dolusu kadardır’ diyor. Yani demek istiyor ki bakmayın siz şakşakçıların on binleri, yüz binleri bulduğuna… Zoru görünce tırsmayacak adamı bulmaktır mesele… Adam gibi adam olmak zordur cancağızlar. Üstat, taşı gediğine koyuyor kısacası…


‘Dava nedir; dava ne olmalıdır; bir davaya gönül verilmeli midir’ türünden soruların yanıtları da türlü türlü olacaktır hâliyle. Çünkü elmas ile kömürün bile maddesi aynı iken kıymet-i harbiyeleri (gerçek değer) arasında uçurumlar vardır. Bu durum insanlar için de geçerlidir. Söz gelimi aynı ana-babadan olan karındaşlar (kardeş) bile tamamen zıt karakterli olabilirler. Zira insan cüzî irade sahibi bir mahlûktur. Cüzi irade demek ise akıl, duygu, vicdan, nefis… diye giden donanımlara sahip olmak demektir. Takdir edersiniz ki, insanın bu donanımları kullanmasından daha doğal birşey olamaz. O hâlde her insanın bir davası, bir dava tanımı mutlaka olacaktır. Bize göre olmalıdır da… Öyle ya insanoğlu çayırda otlayıp, ahırda rahatlayan bir mahlûktan farklı olmalı, farklı yaşamalıdır. Millî, dinî ve insanî birtakım değerlere sahip olmalıdır ki insan olduğu anlaşılabilsin. Aksi takdirde insan değil, insan müsveddesi olur. Dahası iki âlemi (dünya) de ziyân olur. Yazık olur vesselam…


Bildiğiniz gibi insan yeryüzünün halifesidir. Yaratılmasından, doğdurulmasına; öldürülmesinden, diriltilmesine kadar birçok merhale (aşama), birçok meşgale (uğraş, iş), müşkül (engel) onu sınamak için sıraya dizilmiş, bekleşip durmaktadır. Hâl böyle olunca davanın ne olacağı; tanımı, muhtevası (içerik) önem arz etmektedir. Bireysel anlamda mesele bu minval (üslûp, yol) üzere olabilir. Peki, ya ‘toplum söz konusu olunca ne olacak’ sorusu gündeme gelince nasıl bir cevap vereceksiniz? Öyle ya, nefis denen azmana galebe çalmak, çalmaya çalışmak bireysel olarak bir gaye olabilir. Dahası Âdemoğlunun gütmesi gereken bir dava olması, güdülmesi gereken tek dava olması doğal (normal) da sayılmalıdır. Zira mihengin doğru tartılması nefis murakabesinden geçmektedir. Bu noktada tekrar soruyoruz: Bireylerden oluşan toplumu hangi kefeye koyacağız? Toplum, kendisine verilen mirası yani İlahî içerikli yetki kullanımını nerelerde harcamalıdır? Âleme (dünya) nizam (düzen) vermek için; Allah’ın kelâmını, kitabını, kurallarını… yüceltmek için harcamalıdır elbette.


Üstat Necip Fazıl Cumhuriyet Türkiye’sinde yetişen en büyük şairlerden, düşünürlerden birisi belki de birincisidir. Zira edebiyatın neredeyse her alanında eşsiz eserler verme becerisini, başarısını gösterebilmiş tek şahsiyettir. Ondan başka bu başarıyı sergileyebilmiş bir başka edebiyatçımız yoktur. Şairler sultanı Necip Fazıl’ın, dava adamının nasıl olması gerektiğine dair şahane (super) bir tanımı vardır. “Dışı buram buram Türk, içi alev alev Müslüman; içi dışına hâkim, dışı içine köle…” olmalıdır dava adamının. Hâliyle davanın ne olması gerektiği de böylece ortaya çıkmaktadır. Sonsuzluğun Sahibi’nden, sonsuzluk ödülünü kapma kaygısıdır mesele. Yol da Onundur, varlık da. Bizlere düşen, cüzî iradeyi idareli kullanmaktır. Bu yapıldığı takdirde mesele kendiliğinden hallolacaktır. Denemesi bedava. Neyse cancağızlar, sonsuzluğun sahibine giden dolmuşta bir koltuk bulmak ümidi ile... Baki selam, vesselam...
Serik–05.01.2009         

azizdolu_atabey                      
 
                                                                                                       

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

Dünya Malı Dünyada Kalır

12/4/2009 · Kategori: Isl_m_ Kelam_ Tasavvuf___

Dünya Malı Dünyada Kalır
  
Bu dünya, inancımız gereği diğer tarafın tarlasıdır. İnsan, bu dünyada ne ekerse, öbür dünyada hasadını alacaktır. Üstelik bu dünyanın üç beş yılla sınırlı oluşu da düşünülürse, sınırlardan münezzeh diğer tarafın insan aklı ile anlatılması mümkün olamamaktadır. Ayet ve hadisler ise merakımızı gidermek şöyle dursun; sonsuzluğa daha bir meftun olmamıza yol açmaktadır. Hatta verilen küçük ipuçları, Necip Fazıl Bey’in harika benzetmesi (teşbih) ile ‘sonsuzluk kervanı peşinde üç ayakla seken topal köpeğe’ dönmemize sebep olmaktadır.

Bu dünya için aç-susuz, uykusuz kalırız. Türlü sıkıntılar çekeriz. Af buyurun, taşıdığı yükün hayrını görmeyen eşek misali… Ya öbür dünya? Bizim için, hiç de zor olmayan şartları yerine getirmemizi ister sadece. Bunlar da ruh ve beden sağlığımız, toplumsal huzurumuz için elzem olan şartlardır. Sonuçta dünya nimetleri birer kirli çaput eskisidir. Ama bunun idrak edilmesidir mesele… Kabuğun çatlamasını, ışığa kavuşacağı günlerin özlemini yüreğinde hisseden bir civciv gibi; ten kafesin içinde debelenip duran insanoğlu, hayat dediği şu hengâmenin aslında bir uyku hali, daha doğrusu bir düş (rüya) olduğunu bir anlayabilse… Bu beceri kazanıldığı takdirde, insan belleği bir yük olmaktan çıkıp, insanoğlunu kurtuluşa erdirecek olan sonsuzluk kapılarını açan birer anahtar işlevi görecektir.

Şeyhülislam Efendinin verdiği fetvalarla gömülmek isteyen Kanuni’den tutun da; atıyla, avradıyla gömülen ilk çağ insanlarına varıncaya kadar sayısız misaller de göstermektedir ki ‘Ben öldükten sonra ne olacak?’ kaygısı kişioğlunu her zaman meşgul etmiştir. Hatta dini inançlar bile bir var oluş-yok oluş meselesi olarak kabul edilebilir. İnsanlık, Firavun mumyalarından; bir Türk tiğinine (tekin, prens) ait altın elbiseli cesede kadar hayli zaman bu sıkıntıları çekmiştir. Ta ki İslâm dini, son peygamber Hz. Muhammed (Allah’ın selamı üzerine olsun.) vasıtasıyla indirilene kadar. Bu sayede iki dünya arasında bir denge kurulmuş; hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için çalışan insanoğlu, yarın ölecekmiş gibi de diğer tarafın hesabını tutmuştur. Haliyle insanoğlunun dünya hayatını bir karabasana çeviren gelecek korkusu da bertaraf edilmiştir. Yine hesabını iyi tutanlara vaat edilen cennet hayatının, meselenin çözüme kavuşturulmasını büyük ölçüde kolaylaştırdığı da ortadadır.

Mesele Hazreti Peygamberin ‘Mutû kable entemûtü’ yani ‘Ölmeden önce ölünüz’ buyruğuna uyup; ölebilmek ve bu sayede, öldükten sonra sağ kalabilme becerisini gösterebilmektir. Âdemoğlu, Agâh Efendinin “Zengin yer sütlaç, fakir yer bulamaç / Sabah olunca o da aç, o da aç.” diyerek yaptığı harikulade tahlile kulak verip; bir nevî uyku hali olduğu bizzat Kur’an-ı Kerim tarafından bildirilen ‘ölüm’den uyandığında ne bulacağının kaygısını yüreğinde hissetmedikçe ebedi saadete (sonsuz mutluluk) erişemeyecektir. Kalemle halvetimizi ‘Akıncılar’, ‘Endülüs’te Raks’ ve daha birçok muhteşem şiirin müellifi olan, ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı Bey’in bir dizesi ile sona erdirelim cancağızlar.

“Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi,
Müşkül budur ki, ölmeden evvel ölür kişi.”

                       
Serik-28.11.2008                                                                           
Aziz D. Atabey

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

« Önceki ::