İskender’in Doğu Seferi ve Türkler

2018-04-19 22:20:00

  Makedonyalı İskender’in günümüzde İran olarak adlandırılan ve o tarihte Azerbaycan, Anadolu, Irak, Suriye ve hatta Mısır’a kadar büyük bir coğrafyada hüküm süren Persleri neredeyse hezimete uğratarak yendiğini ve Perslerin elindeki ülkeleri bir bir ele geçirerek daha doğuya, Hindistan’a ilerlediğini biliyoruz. Anadolu’dan başlayarak Persleri bir dizi savaşta yenerek, İran’ı bir uçtan bir uca geçen İskender Hindistan’a gitmek için Horasan ve Afganistan yolunu takip etmiştir.   İskender’in M.Ö. 326’dagerçekleşen Hindistan yolculuğu Perslilerle yapılan savaşları saymazsak sorunsuz geçmiştir. Ta ki bugün Oğuz (Ogur/Uğur) yani Türkmen yurdu olan Horasan ve ilerisindeki, Türk mitolojilerinde Oğuz Kağan’ın avlağı yani avlandığı yer olduğuna inanılan, başta Hazaralar olmak üzere Özbek, Türkmen, Gur gibi adlarla anılan Türk topluluklarının yaşadığı kardeş ülkemiz Afganistan’a girene kadar. Sırasıyla Çin, Pers ve Yunan/Roma kaynaklarında Şu/Saka/İskit olarak adlandırılan Türk toplulukları İskender’in ordusuna şiddetle mukavemet göstermiş; kimi kaynaklarca İskender’in ordusu verdiği büyük zayiatlar yüzünden Hindistan’a çok az bir kuvvetle girebilmiştir. Ki orduda baş gösteren yılgınlığa; komutanlarının, Hindistan’da daha fazla kalmama yönündeki baskıları da eklenince İskender de pes etmiş ve Anadolu’ya, daha güvenli olan topraklara dönülmüştür. İskender’in dönüş yolunun Afganistan ve Horasan olmadığını, günümüz İran’ının güneyinden, denize paralel bir yol takip edilerek Anadolu’ya dönüldüğünü de belirmeden geçmeyelim bu arada. Tarihî kaynaklar, Pers ordusundan arta ... Devamı

Dincilerin Asansör Korkusu

2018-03-13 22:23:00

  Yörükler haremlik-selâmlık uygulamasına “kaç-göç” derler. Haremlik-selâmlık diye adlandırılan bu âdet, bu uygulama Yörüklerin hayatında fazla etkili olamamıştır. Olamamasının nedeni de Yörüklerin, Türk kültürünün en özgün halini yaşamalarıdır. Zira bu uygulama İslâm’ın temel hükümlerinden biri olmayıp, Sami kavminden iki topluluğa; “düşman kardeşler” olarak nitelendirebileceğimiz Araplara ve kökenleri, İsrailoğullarına dayanan Yahudîlere özgü bir gelenektir. Bu konudaki en açık delilimiz ise hacda, Kâbe’nin etrafında yedi kez dönülerek yapılan ve “tavaf” adı verilen yükünme (ibadet) eylemidir. Haremlik-selâmlık uygulaması dinin emri olsaydı her halde bunun en sıkı şekilde uygulanacağı yer Kâbe’nin tavaf alanı olurdu. Öyle değil mi?   İslâm’da, kadınlar için çarşaf giyme diye bir zorunluluk yoktur. Aslına bakarsanız (hadd-i zatında) bu tarz (stil) giyinme köktendinci Yahudî cemaat ve tarikatlarında ve Hıristiyanlığının, kast sistemine dönüşmüş olan Katoliklik mezhebine bağlı rahibelerde görülen bir giyinme şeklidir. Ve bir de İran merkezli Zerdüştlükte!.. Devamla, Zerdüştlüğün siyasî ayağı durumuna düşmüş olan Humeynîci İslâm akımında… Öyle ki 1979 devrimiyle iktidarı ele geçiren mollaların ilk yaptıkları işlerden biri, sayıları 40 milyonu bulan ve Avşarlar (Horasan), Hamse Türk(men)leri, Kaçarlar, Kaşkaylar, Kızılbaş Türk(men)leri, Doğu (Güney) Azerbaycan Türkleri, Şahseven Türk(men)leri, Türkmen Sahra vb. adlarla anılan Türk/Türkmen topluluklarına mensup kadınlarının vazgeçilmezi olan dahası Anadolu’da &l... Devamı

Afrin'e zeytine giderken eldeki şekerden olmak

2018-03-05 19:30:00

  Dünyada ilk pancar şekeri fabrikası 1802 yılında Fransa’da kurulmuştur. İngiltere’nin ilk pancar şekeri fabrikası 1902 yılında; 1908 yılına kadar Osmanlı’nın, içişlerinde bağımsız “Tuna vilayeti” olan Bulgaristan’da 1898 yılında açılmıştır. Sanayileşmede öncü rolü üstlenen Batı Avrupa ülkelerini geriden takip eden Türkiye’nin tarımsal alandaki sanayi atılımı ise Atatürk’le birlikte başlamıştır. Bölgelere göre tarımsal kalkınma projeleri geliştirilen bu dönemde Karadeniz kıyılarında çay, fındık, soya üretimi; Akdeniz kıyılarında sebze-meyve, pamuk üretimi geliştirilmiştir. Kısmen kurak olan ve sulu tarım imkânları da kısıtlı bulunan İç Anadolu’da ise buğday, bakliyat, şeker pancarı gibi ürünlere öncelik verilmiştir. Buğday, pancar gibi ürünlerin Türkiye’nin her bölgesinde rahatlıkla yetiştirilmesi için şartlar uygun (müsait) olup; zaten anavatanı da Asya olan bu bitkilerin Anadolu topraklarında bolca üretilmesi sağlanmıştır. Özellikle sanayi açısından stratejik öneme sahip olan buğday, çay, pamuk, pancar gibi bitkilerin üretimi arttırılmaya çalışılmış; üretim artınca da doğal olarak tarıma bağlı sanayi dallarında istenen atılım gerçekleştirilmiştir. Bu süreçte Türkiye’nin ilk pancar şekeri fabrikası 1926 yılında Kırklareli’de hizmete giren Alpullu Şeker Fabrikası olmuştur. Dünya şeker üretiminin büyük bölümü üretim girdisi çok düşük olan şeker kamışından elde edilmektedir. Bu oran 2016 verilerine göre % 78’dir. Geri kalan % 22’lik üretim şeker pancarından elde edilmektedir. Sibirya, Batı Türkistan, Türkiye, Rusya, Ukrayna, Doğu Avrupa, Fransa, İngiltere, Kuzey Amerika gibi bö... Devamı

Yıldızlar Hiç Solmasın

2018-03-05 19:23:00

  Yüksekova’ya bağlı Esendere’de yedek subay (asteğmen)-öğretmen olarak görev yaptığım sıralarda bir öğrencim vardı. Adı: Yıldız… Bir-bir buçuk aylık bir gecikme ile 1. sınıfa başlamıştı. İkinci sınıfın başına kadar ara sıra devamsızlık yapsa da eğitimine devam etti. Çok da başarılı bir öğrencimdi. Yaz tatili bitip; Serik’ten, Yüksekova’ya dönünce 2. sınıfa başlaması gereken Yıldız kızımızı sınıfta göremedim. Sorup-soruşturunca babasının, Yıldız’ı okuldan aldığını öğrendim. Bir gün, okul çıkışı Yıldız’ın yaşadığı yere gitmeye karar verip; sora sora, tarla-bahçe gibi yerlerde çamura bata çıka yaşadığı evi buldum.   Evde, kadınlar lavaş ekmeği yapıyorlardı. Bir kenarda, 50 yaşlarında olabileceğini düşündüğüm bir adam; önünde bir beşik ve beşikte bir bebek… Sohbet sırasında “Torun’dur?” dedim. “Yoh, hoca; benimdir. Kendimindir.” dedi. Soruyu anlamadığını düşünüp; “Torun kızdan mı, oğlandan mı?” dedim tekrar. “Yoh, hoca; benimdir. Kendimindir.” dedi. Neyse, Yıldız meselesini konuşup; biraz ikna çokça da gözdağı ile Yıldız’ın 2. sınıfta da okula devamını sağladım. Para cezası var, hapis cezası var filan deyince babasının ikna olması zor olmadı. Benzer olayları Çorum/Bayat’ta da yaşadığım için bu tür sorunların çözümünde ustalaşmıştım ne de olsa..   Yıldız’ın nasıl bir ortamda yaşadığını da öğrenmiş oldum böylece. Babası iki kadınla evli iken İran’dan birkaç bin lira başlık parası ile 18 yaşlarında bir kız daha almış. Nasıl yani, derseniz; İran’a geçip, orda yoksul bir aile bulmak; kıza Türkiye’den bir artist resmi filan göstermek, kızın babasına birkaç bin l... Devamı

Bozkurtlar, Afrin'e İnende

2018-02-17 22:50:00

  Türk Silahlı Kuvvetleri gecikmeli de olsa sonunda Afrin yöresine bir askerî harekât başlattı. Bu harekât ile Amerika “Birleşik” Devletlerinin Irak’ın kuzeyinden, Akdeniz’e kadar uzanacak bir terör-enerji geçidi (koridor) oluşturma çabalarına karşı kararlı bir duruş sergilenmiş oldu. Umarız, bu kararlılık harekâtın sonuna kadar devam eder. Yoksa Mehmetçiğimizin emeğine, alın terine en çok da şehitlerimizin al kanlarına; şehit analarının gözyaşlarına yazık olur. Türk Milleti’nin geleceğe dönük hayallerine, umutlarına yazık olur vesselâm. Cennet-mekân Ebülfez Elçibey bir keresinde şöyle demiştir: “Onu biliyorum ki, ben Türk’üm. Belki de bende daha çok Şamanlık izleri var. Sakinliğimden hissediyorum ki, Oğuzlar’danım; arada sırada öfkelendiğimde diyorum ki, Kıpçaklar’danım.” Tarih bilgisi ile fark yaratan Türk aydınlarından olan Sayın Elçibey’in bu sözleri boşuna değildir. Çünkü Türkmenistan, Horasan (Khorasan), İran, Azerbaycan, Anadolu, Türkmeneli Balkanlar, Kuzey Afrika’da yaşayan Türkler ağırlıklı olarak Türkmen (Oğuz, Ogur) kökenlidir. Doğu Anadolu ve Kafkasya bölgesinde Müslüman olan Kıpçaklar Türkmen (Oğuz/Ogur) ve Kürtlerle (Guran, Gurmanç) kaynaşırken; Hıristiyan Kıpçaklar da Ermenilerle kaynaşmış, boy bilincini yitirmişlerdir. Günümüz Ermenistan’ının % 40 oranında Kıpçak Türk’ü olduğu ve hatta Van Gölü’ndeki Akdamar Kilisesi’nin de Hıristiyan Kıpçaklar tarafından yapıldığı ile ilgili ciddî tarih tezleri vardır. Emevî-Abbasî dönemlerinde esir ve/veya paralı asker olarak Ortadoğu’ya götürülen Kıpçak Tü... Devamı

Kerkük, Elden Ele Düşmeden

2017-10-31 15:16:00

    İster Türk-i iman’dan gelsin, ister Türk-menend’den; Türkmen demek, Türk demektir. Oğuz Türkü demektir. Bu nedenle, nerede olursa olsun; Türkmen toplumunun maruz kaldığı soykırım, haksızlık, zulüm, insan hakları ihlâli… türü ne olursa olsun, büyük meseledir. Damarımda Türk kanı taşıyorum diyen herkesin gütmesi gereken bir millî davadır. Türk-İslâm davasıdır.   Bugün Irak’ta sayıları 2,5 milyonu aşan bir Türkmen topluluğu bulunmaktadır. Üstelik bu topluluk, bin yıldan fazla bir tarihi geçmişe de sahiptir. Türkler, Musul ve Kerkük dolaylarını, Anadolu’dan çok önceleri yurt edinmiştir. Irak Türkleri, Anadolu Türkleri ile yüzlerce yıldır kader birliği içerisinde olmuştur. Ta ki 1. Dünya Savaşı sonrasında Irak, İngiliz sömürgesi olana kadar… O tarihten sonra Türkmenlerin kaderi kan ve gözyaşı ile yoğrulmuştur.   Irak’taki Türklerin (Türkmenler) yaşadığı yerler, Türkiye sınırlarından başlayıp, Bağdat’a kadar uzanan geniş bir sahayı kapsamaktadır. Irak Türklerinin başlıca yerleşim alanları Musul, Kerkük, Erbil, Altunköprü, Telâfer, Diyala, Selahaddin, Mendeli gibi yerleşim birimleridir. Yine Bağdat’ın belli başlı mahallelerinde 100 binin üzerinde Türk yaşar. Kısacası Türkiye sınırındaki Telafer’den başlayıp, İran sınırındaki Mendeli’ye kadar uzanan coğrafyada üç milyona yakın sayıları ile Türkler, ülkedeki üçüncü büyük etnik topluluğu oluşturmaktadır.   Irak’taki Türkler, ülkenin her tarafında zengin bir kültür varlığı meydana getirmişlerdir. Özellikle Musul, Kerkük, Bağdat, Basra, Erbil, Telâfer gibi şehirlerde T... Devamı

Tarihi Doğru Okumak

2017-09-30 09:08:00

  Osmanlı dönemi edebiyatçılarımızdan olan ve 'Şair Eşref' lakabı ile tanınan Eşref Bey’in yazıhanesine bir gün genç bir adam gelir. Ömründe ilk kez gördüğü bu gencin, Eşref Bey’den bir isteği vardır. Yazmış olduğu şiirler hakkında Eşref Bey’den bir değerlendirme yapmasını istemektedir. Gencin adı Mehmet Kemal’dir. Eşref Bey, gencin yazdığı şiirleri beğenmekle kalmaz, gencin adını da “Namık Kemal” olarak değiştirir.   Namık Kemal büyür, “Vatan ve Hürriyet Şairi” olur. Manastır Askeri Lisesi’nde Matematik öğretmeni olan Yüzbaşı Mustafa Bey, Namık Kemal’i çok sevmektedir. Zaman zaman öğrencilerine onun şiirlerini okur. Öğrenciler bu şiirlerden etkilenirler. Ama bir tanesi vardır ki, o diğerlerinden farklıdır. Adı Mustafa’dır. Çok geçmeden öğretmen-öğrenci ilişkisinin yerini, usta-çırak ilişkisi alır. Genç Mustafa’nın dudaklarından “vatan”, “millet” sözcükleri dökülür olmuştur artık.   Bir zaman sonra Yüzbaşı Mustafa’nın, Genç Mustafa’ya verebileceği pek fazla bir şey kalmaz. Bir gün Genç Mustafa’yı yanına çağırır. Ona, fikirlerinden etkilendiği Namık Kemal’in adından esinlenerek “Kemal” adını verir. Mustafa, kemale erip olgunlaşmış; Yunus gibi, yollara düşme vakti gelmiştir zira.   Mustafa Kemal, bugün Suriye olarak anılan Osmanlı vilayetine stajını tamamlaması için piyade önyüzbaşı olarak atanır. Ama gerçekte bu bir sürgündür. O dönemde İstanbul, Selanik, İzmir gibi yurt köşelerinde türlü türlü dernekler kurulmaktadır. Kimi liberaldir, kimi sosyalist... Kimi eşitlik ister, kimi zenginlik... Kimi İngiltere’ye bel bağlar, kimi Almanya’ya... Mustafa Kemal de bir dernek kurar. Şam’da, 1906 yılında kurulan bu derneğin adı “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”dir. Çünkü vatanın namusu, milletin bağımsızlığı tehlikededir. Ve o bir vatanseverdir.   Gün gelir, İtalya, Osmanlı’nın bugün Libya diye anılan Batı Trablus Vilayetine saldırır. Teşkilat-ı Mahsusa, seçkin subaylardan bir takım (team) oluşturarak, (Toplam on bir subaydır.) Enver Bey (Paşa)... Devamı

Fırkalar ve Fıkralar

2017-09-12 09:56:00

    Siyaset, Arapça kökenli olup; seyislikle ilintili bir sözcük. Politika ise Latinceden (ve belki de Etrüskçe) geliyor ve ikiyüzlülük anlamında. Doğu’da, siyasetçilerin içinde yaşadıkları toplumu güdülecek koyun yerine koymalarına; Batı ülkelerindeki politikacıların ikiyüzlü olmalarına biraz da bu açıdan bakmalısınız. Özellikle de Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri söz konusu olduğunda!.. Kısacası (hülâsa) olgularla kavramlar arasında bir bağ olduğu açık. Ve bu bağ, siyasîlerin dolayısı ile siyasî fırkaların eline, ayağına dolanıyor ister istemez. Biz, bu dolambaçlı düzen yüzünden fırka siyasetinden, hele de sokak siyasetinden oldum olası hazzetmedik. Demokrasi çıtamızı hep yüksek tuttuk. Gayelerimizi, kaygılarımızı ulusal kıstaslar belirledi.  Belirlemeye de devam edecek.   Türkiye’de, siyaset ne âlemde? Türkiye Büyük Millet Meclisi, hal-i hazırda yani şu durumda kayda değer dört fırka ile yoluna devam ediyor. Bu fırkalar, meclisteki temsil oranlarına göre AKP, CHP, MHP ve HDP diye sıralanıyor. Ve bir de Meral Akşener önderliğinde siyaset yapan oluşum… Bu fırkalardan ne anlıyoruz? Bu fırkalarla ilgili ne düşünüyoruz? Öyle ya, her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Haliyle her siyasî fırka, her oluşum kendine has bir yol-yordamla yoğurda, ekmek banmaktadır ve/veya banacaktır. Burada halkın ilgisi, sevgisi, yakınlığıdır önemli olan.Eskilerin deyimiyle teveccühü…   AKP, Ak Kaşıklar Partisi diyorsanız eyvallah. Ama sütün kokmuş olduğunu da görmeniz gerekiyor artık. Bünyeyi, ak kurtçukların sardığını da haliyle. Bu durum, türlü belaları da beraberinde getiriyor. Fetö’nün 17-25 Aralık tarihl... Devamı

Gelini “Besmele”yle Öpebilirsiniz

2017-09-12 09:55:00

  Halk arasında hoca nikâhı, imam nikâhı gibi adlarla anılan ve resmî nikâhın müftülüklerde de kıyılabilmesini öngören düzenleme yıllardır süregelen kısır tartışmaların son perdesini teşkil ediyor. Bir dönem, kimlik belgelerine “İslâm” sözcüğü (ibaresi) yazılsın mı yazılmasın mı tartışmaları da gündemi hayli meşgul etmişti bildiğiniz gibi. O yıllarda; yazılsa ne olur, yazılmasa ne olur. Sonuçta din, Tanrı ile kul arasındaki gönül bağıdır. Mürekkep lekesine gerek yoktur inançlı (imanlı) olmak için demiştik. Bununla birlikte, kimliklerde yer alan “İslâm” sözcüğünün (ibare) bazı durumlarda uygulamaya (pratik) dönük kolaylıklar sağlayabileceğini söz gelimi doğal afet, yol (trafik) kazası vb. durumlarda yaşanabilecek çoklu ölüm olayları sonrası cenaze işlemlerinin daha hızlı yürüyeceğini filan dile getirmiştik. Haliyle bu tür tartışmaların “Lâf olsun, torba dolsun.” diyerek değil de toplumsal yarar göz önünde bulundurularak yapılmasının gerekliliği üzerinde durmuştuk. Hele de “Din, elden gidiyor.” manyaklığı (paranoya) ile hiçbir yere varılamayacağının bilinmesini istemiştik. Bugün de aynı noktada duruyor, aynı mantıkla meseleye yaklaşıyoruz canlar. Bir kadınla bir erkeğin, devletin koyduğu kurallara göre cinsel ilişkiye girmesi niçin önemlidir? Tabi ki toplumsal düzen için!.. En basitinden bir miras hukukunun sağlıklı işleyebilmesi için anne, baba ve çocuk arasında hukukî bir bağın kurulması gerekmektedir. Bu mesele sağlık, eğitim ve daha birçok resmî olguda “olmazsa, olmaz” olarak karşımıza çıkmaktadır. Yoksa nikâhlı olunca çiftleşme (cima, sex) daha çok haz verecek değildir... Devamı

İslâm’ın Şartı Kaçtır?

2017-08-10 13:19:00

  “İslâm’ın şartı kaçtır?” diye bir soru yöneltilse, en vasat bilgi birikimine sahip Müslümanlar bile “Beştir!” yanıtını verebilir. Bu şartları da kısaca namaz, oruç, zekât, hac ve kelime-i şehadet diyerek bir çırpıda sayıp bitirir. Ama bu kuramsal (nazariyat, teorik) olarak böyledir. İş uygulamaya (amelî, pratik) gelince, maddeler tabir-i caizse bağı kopmuş tesbih taneleri gibi birer birer dökülür. Elde avuçta ne kalırsa artık!.. Üstelik İslâm’ın şartı beş filan da değildir. Birçok şartı vardır dinimizin. Haliyle “İslâm’ın temel şartları beştir.” demek daha doğru olacaktır. Peki, ama “Kul hakkıyla karşıma gelmeyin.” uyarısı (ihtar) ne olacak?!. O, İslâm’ın şartı değil mi? Ya hak, hukuk, adalet, kayırmacılık (iltimas, torpil) rüşvet, çalma-çırpma konularına ne buyrulur? Bunlar, Yahudiliğin yahut Budistliğin şartı-şurtu mu oluyor?   İslâmcılar, İslâm’ın şartını namaz, oruç, türban üçlemesine kadar indirgemiş durumdalar. Haccı, zekâtı, kelime-i şehadeti ara ki bulasın. Hatta -cemaat, tarikat gibi oluşumlarda da bulunmakla birlikte- özellikle AKP tabanı içinde yer alan dinci gençlik nazarında İslâm’ın şartlarını sadece kirli sakal ve türban olarak anlayan, algılayan dahası bu ucuz şekilciliği dindarlık olarak pazarlayan bir gürûhun peyda olduğunu da görmemiz gerekiyor. Zira “dindar gençlik” diye yola çıkanların geldiği nokta “dini dar gençlik” olup çıkmış durumda ne yazık ki. Kul hakkından, “Kul hakkıyla karşıma gelmeyin!” buyruğundan habersiz (bîhaber) olan, bir başka deyişle dindar bir ömür sürmek yerine dinci takılan, yavan özentilerin peşinde savrulup dura... Devamı

Meral Abla'nın Ev Yemekleri

2017-08-10 12:03:00

    AKP, şu anda 4 puan önde götürdüğü ligde kalan son maçına formaliteden çıkan bir takım görünümünde. Her türlü siyasî doyuma ulaşmış; fahiş fiyatlarla ve onlarca yıl geçiş parası ödenerek geçilecek olan paralı ve dahi pahalı yollar, köprüler yapmak dışında dişe dokunur bir başarı da ortaya koy(a)mamış siyasî yapı eleştirisiyle yüz yüze kalması da cabası. Söz gelimi Kıbrıs’ı ele alalım. “Yes be anem!”le başlayan şimdilerde 2. perdesi sergilenen çözüm görüşmelerinin (müzakere) “Ver, kurtul!” anlamına gelmediği ne malûm? Bir Roman açılımı, Sulukule’nin imara açılması dışında ne kazandırdı Roman vatandaşlarımıza? Ya karşı tarafın Ağrı Dağı’nı istemesiyle son bulan Ermeni açılımı?.. En dramatik olanı da PKK ile girişilen çözüm çalıştayları -affedersiniz- görüşmeleri oldu kuşkusuz. Neredeyse çözülmeye kadar gideyazan bu çözümden kim, ne anladı? Gerçi “Yiğidi öldür ama hakkını yeme.” demişler. Çözüm-mözüm ayağına, Arapları grip edip; yorgan-döşek yatıran -sözde- bahar havasından nezle bile olmadan kurtulduğumuz da bir gerçek. Gabar’da, Cudi’de, Amanoslar’da zaman zaman ayağımıza batan kör dikenler de olmasa ülke güllük-gülistanlık olacak neredeyse. Bir dönem ardı ardına patlayan bombaları saymazsak tabi.   CHP yürüdü. Daha doğrusu Kılıçdaroğlu yürüdü. Böylece CHP’de, genel başkanlık yarışları ile anlam bulan kurultaylar dönemi de bir süreliğine askıya alınmış oldu. Kılıçdaroğlu’nun, koltuğunu sağlama aldığını söyleyebiliriz. Gerçi AKP’lilere ... Devamı

Kengerler.. Sümer Medeniyetini Kuran Türk Boyu

2017-08-10 11:50:00

  Sümerliler, günümüz medeniyetinin temellerini atan insanlardır. MÖ 4 bin’li yıllarda Hazar Denizi’nin doğusundan gelerek, Fırat ve Dicle nehirleri arasına yerleşen ve Diyarbakır’dan, Basra’ya kadar uzanan topraklarda üstün bir medeniyet kuran; kimilerine göre Türk boyu, kimilerine göre Türklerin ataları, kimilerine göre de Türklerin akrabaları olan ve kendilerini Kengerler (Kengir) olarak adlandıran bu insanların ülkesine ise Sümer denmiştir. Sümerlilerin yani Kengerlerin (Kengir) Türk olup-olmadıklarını kesin olarak bilmemekle birlikte eldeki bilimsel veriler ışığında onların, Türklerle mutlaka ve mutlaka bir bağlarının olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yerleşen, yerleşik hayat yaşayan anlamlarıyla ilişkili kon, konar, konuk, konmak ve hatta Ergenekon sözcüklerinden hareketle biz, Kenger/Kengir sözcüğünün Kon Gur yani konmuş/yerleşmiş Gurlar anlamına da gelebileceğini düşünüyoruz.   Sümer adının, bir başka Türk/Turanî topluluk olan Subarların (Subir, Sibir) adından hareketle “sudan gelenler/sudan kaçanlar” veya “su adamları” anlamında “Sumer” olarak adlandırılmış olabileceği de bilimsel tezlerden biridir. Sümerlilerle Türklerin yakınlığına ilişkin kanıtlar sadece dil benzerliği ile de kalmamaktadır. Misal Sümerlilerde, krallık gökten inmektedir. Türklerde ise hakanlık, Tanrı tarafından verilmektedir. Tanrıkut veya Tanrı’nın kut vermesi ile Sümerlilerin yani Kengerlerin (Kengir), krallıklarının gökten indirildiğine inanmaları birbirinin tıpatıp aynısı inanç şekilleridir.   Sümerliler ile Türkleri birbirine yakın olarak kabul etmemizin en önemli gerekçelerinden biri de her iki toplumun sondan eklemeli bir dile sahip olmaları... Devamı

Kuru Fasulye-Bulgur, Kuala Lumpur

2017-07-27 17:11:00

      Gündemin sıcak konusu Merve Safa Kavakçı.. Seçilenlerin mesleği olan üniversite hocalığından bir başka deyişle kalburüstü sınıfından gelen bir anne-babanın nazende çocuğu olarak doğup, büyü.. İyi okullarda, iyi eğitim al. Ardından git; Texas, Harvard, Howard merkep -affedersiniz- mekteplerinden (b)ilim devşir. Amerikan rüyası gözlerini kamaştırınca, Amerikan vatandaşı olup, bu ülkede yaşamak için; İncil’e el basarak, Amerika’nın çıkarlarını koruyacağına dair “kutsal bildiğin değerler üzerine” yemin etmekten bile çekinme.   Necmettin Erbakan ve pek bir faziletli avenesinin davetiyle, kafadan (bodoslama) siyasete dal. Gel; millete vekil ol. İLKSAN paracıklarının faizi ile saçını-başını boyatıp, kaşını-bıyığını aldıran Nazlı Teyzenin kolunda arz-ı endam eyle. Amerikan Robert Lisesi (kolej) mezunu Mustafa Bülent Ecevit’in de çanak tutmasıyla önce meclis, ardından da ülke karışsın. Belki de üçüncü sınıf bir dünya ülkesinin, üçüncü sınıf demokrasisi olarak gördüğün bu güzel ülke seni açmayınca “burada yaşanmaz ayol” deyip, Amerika’nın yolunu tut. Türkiye Cumhuriyeti Devletine haber vermeden ABD vatandaşı olduğun ortaya çıkınca da, ilgili yasa gereğince Türk vatandaşlığından çıkarıl falan. “Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmaz”laştıranlardır.” diyen Cemil Meriç pîrimizden habersiz (bîhaber) olduğun da ortaya dökülmüş olsun böylece.   Dar alanda kısa paslaşmaların bol olduğu üniversite koridorlarında gidip gelirken, kaşla göz arasında ilk evliliğini yap. Ümmet bilinci ile ilk enişte Ürdün göçmeni bir Amerikalı olsun. Öyl... Devamı

Avşaroğlu Ömer Halisdemir

2017-07-15 22:10:00

  Şehidimiz Ömer Halisdemir 20 Şubat 1974 tarihinde, Niğde’nin Bor ilçesine bağlı Çukurkuyu Köyünde Hasan Hüseyin-Fadimeana çiftinin üçüncü çocukları olarak dünyaya gelir. Avşarların, Betik (Bekdik) ve Yabanlı obaları ile az sayıda Beydili Yörüğünün iskân edildiği çevre halkı Dulkadirli Avşarlarından olup; -muhtemelen- Osmanlı’nın “Fırka-i İslahiye” adını verdiği bir dizi düzenleme kapsamında Avşarları zorunlu iskâna/göçe tabi tutması yüzünden Çukurova’da başlayan ve 1750’li yıllardan, 1860’ların sonuna kadar süren dahası Niğde’den, Halep’e kadar çok geniş bir alana yayılan Avşar başkaldırısı (ayaklanma) sonrasında Kahramanmaraş’tan alınarak Bor’un Çukurkuyu köyüne yerleştirilen Yörüklerin torunlarıdır. Kalkışma boyunca ve sonrasında Adana-Diyarbakır hattındaki -büyük çoğunluğu Avşar olan- Türkmenler, Anadolu ve Suriye içlerine sürülür. Ömer Halisdemir'in -köye sonradan gelip yerleşen ve geçmişte devecilik işiyle uğraşmış olan- ailesi ise Avşarların, Cerit oymağından olup; Kahramanmaraş'ın, Çağlayancerit ilçesinden gelmedir. Çağlayancerit, kendisi de Avşarların, Kızılaliler oymağından olan rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'nun son seçim mitingine ev sahipliği yapan yerdir aynı zamanda. Kısacası (vel’hâsıl) Ömer Halisdemir, “Aslı kurttur; kurt yavrusu, kurt olur.” diyen Dadaloğlu’yla, Osmanlı’nın haksız iskân siyasetine boyun eğmeyen Kozanoğlu’yla aynı genleri taşımaktadır.   Ömer Halisdemir’in eğitim-öğretim hayatı köylerindeki Fatih İlkokulunda başlar. İlkokulun ardından, köyün dışında bulunan Çukurkuyu İsmail ... Devamı

Musul.. Nureddin Zengi'nin Yadigârı

2017-06-25 05:48:00

  Avşar Türkmenlerince kurulan Musul Atabeyliğinin ünlü hükümdarı Nureddin Zengi tarafından 1173 yılında yaptırılan ve onun adıyla anılan dahası Musul’un en önemli tarihî eseri konumundaki Nuri Camisi, dünyaca ünlü eğik minaresiyle birlikte havaya uçuruldu.   Nureddin Zengi, Haçlıların Ortadoğu’dan kovulmasıyla sonuçlanan süreci başlatan hükümdardır. Atabey Zengi’nin emriyle harekete geçen Selahaddin Eyyubî komutasındaki Türk Ordusu Kudüs’ü, Haçlılardan geri almıştır. Suriye’nin, Haçlılardan temizlenmesi de Nureddin Zengi’nin siyaseti, feraseti sayesinde mümkün olmuştur. Yine dolaylı olarak Eyyubîlerin ve Memlûkların (Ed-Devlet’it Türkiyya) temellerini atan kişi de bizzat Atabey Nureddin Zengi’dir.   Modern zamanların Haçlıları ve onların uşaklığını yapan IŞİD cânileri, Türk’e ve İslâm’a olan kinlerini kusmaya devam etmektedir. Terör örgütü IŞİD’in kurucusu olan Bağdadî’nin sözde halifeliğini niçin Nuri Camisinde ilân ettiğini ve dünya kültür mirası listesindeki bu caminin şimdi niçin havaya uçurulduğunu sanırım daha iyi anlamışsınızdır. Atabey Nureddin Zengi’nin başlattığı cihatla Ortadoğu’ya vedâ eden Haçlılar, sekiz asırlık hesabı yine onun üzerinden görmek; dünya kamuoyuna mesajı yine onun üzerinden vermek istemişlerdir. Sahi Müslümanları asıp-kesen, Avrupa şehirlerine korku salan IŞİD adlı bu “ne idüğü belürsüz” terör örgütü niçin İsrail’e ve Amerika Birleşik Devletlerine hiç saldırmamaktadır?   Musul Atabeyliği, Avşarlar (Afşar) tarafından oluşturulan ilk siyasal yap... Devamı

Ra, Rab, Tanrı ve Türkler

2017-05-15 12:50:00

  Tarih bilimi -söylentilerle (rivayet) karışmış olmakla birlikte- kişioğlunun en temel bilgi kaynaklardan biri olmaya; günümüz insanının yolunu aydınlatmaya devam etmektedir. Hz. İbrahim’le ilgili olarak geçmişten-günümüze anlatılagelenler, bu duruma güzel bir örnektir. Söylentilere bakılırsa Hz. İbrahim bir Sümer şehrinde doğmuş, Sümer kamı (rahip) olarak yaşamıştır. İnancımıza göre ise peygamber olarak… O zamanlarda “Ra”, Tanrı demektir. Sümerce bir sözcük olan Sı-ta-ra (Si-ta-re) yani “star” (günümüz Türkçesiyle yıldız) sözcüğü de “Ra” ile ilintilidir kuşkusuz. Sonra Hz. Musa dönemi gelir. Onun zamanında da Ra, Tanrı demektir. Bu Ra’yı, Sami kavminden olan Araplar “Rab” olarak yaşattılar. Turan/Türk toplulukları ise tan yerinin (ışık, nur) sahibi dercesine Tanrı (Tengri) dediler. Ra, -rı’ya dönüştü zahir.   Arapça sevdalıları, dinciler/İslâmcılar vb. tayfadan olanlar Türkçeye, Türk kültürüne hep soğuk, hep mesafeli davrandılar. “Tanrı” demek günahtı zevata göre. Ama Farsça “abdest”, Farsça “peygamber” demekte bir sakınca yoktu. Hatta “Allah” yerine Farsça “Mevlâ”, Farsça “Yezdan” deseniz de sorun olmazdı. Yeter ki Türkçe olmasın ağzınızdan çıkan sözcük. Yeter ki Türk’ü; Türk’ün dilini, kültürünü hor görün. Yezit, Yezdan gibi sözcüklerin “ateşe tapan” Zerdüştlerin inancından geldiği de ayrı bir ironiyken üstelik. Türk’ün var olma davasını, kavgasını; Karamanoğlu Avşar’ı (Afşar) Mehmet Bey’in ferasetini, siyase... Devamı

Millî ve manevî değerlere yönelik saldırılar dizi dizi..

2017-05-15 12:48:00

  Sözde “ulusal” olan bir kanalda “Yeni Gelin” adında bir dizi yayınlanmaya başladı. Show TV adlı televizyon kanalında yayınlanmaya başlayan dizide, Batı kültüründe yetişmiş bilgili, görgülü ve dahi Türk-İspanyol melezi (Avşarların deyişiyle; kırması) bir gelinimiz var. Bir de hafif sakallı ve dahi aşiret çocuğu Türkmen damadımız.. Sakal modası son yıllarda ortaokula kadar indi malûmunuz. Damat, “Türkmen” oldukları üstüne basa basa vurgulanan “Bozoklar” adlı bir aşirete mensup. Avşar Türkmenlerinin yoğun olarak yaşadığı Adana ilimiz, diziye mekân seçilmiş. Çekimlerin yapıldığı çiftliğin kapısında; üstte Avşarların kartal simgesi, altta Kayıların ok ve yaylı simgesi bulunuyor.   Televizyonlarda yayınlanan bütün dizilerde 90-60-90 vücut ölçüleri ile baston yutmuş gibi ortalıkta salınan mankenlerden geçilmezken; bu dizideki kadınların tamamı itici tipler. Hele bir yemek yeme sahnesi var ki, iğrençliğin de ötesinde.. Kısacası bir algı harekâtı (operation) ile karşı karşıya olduğunuzu hemen anlıyorsunuz.   Peki, ama gerçekte Bozoklar kimdir? Bozoklar, Oğuz Kağan’ın iki evliliğinden birinden olan Gün Han, Ay Han ve Yıldız Han’ın torunlarıdır. Oğuz/Türkmen’in iki kolundan biridirler. Avşarlar, Beydililer, Kayılar diye giden 12 bölüğe ayrılırlar. Haçlıları, Ortadoğu’dan sürüp çıkaran Musul Atabeyi Nureddin Zengi, Bozok Avşar’ıdır. Türkçeyi resmî dil yapan Karamanoğlu Mehmet Bey, Bozok Avşar’ıdır. Osmanlılar, Bozok Kayı’sıdır. Harzemşahlar da Bozok’tur. Çin’e akın düzenleyen son Türk cihangiri Nadir Şah, Bozok Avşar’ıdır. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gâzi Mustafa Kemal Atatürk, Kıbrıs’ın efsane lideri Rauf Denktaş, Başbuğ Alpaslan Türkeş, büyük denizci ve bilim adamı Piri Reis… Bozok Avşar’ıdır. Dahası Dadaloğlu, Köroğlu, Karacaoğlan, Âşık Veysel Şatıroğlu diye giden söz ustalarımız da Bozok Avşar’ıdır. Say say bitmez. Ve bir senarist bozuntusu çıkmış aklı sıra Bozoklarla, Türkmenlerle (Oğuz/Ogur) alay ettiğini sanıyor.   Geçtiğimiz günlerde... Devamı